Salı, Mart 31, 2026
tr
Ana Sayfa Blog Sayfa 314

Cahit Sıtkı Tarancı’ya vefa

0

Haber: İlker ÇAKAN

  Ankara-Altındağ Belediyesi tarafından Kültür ve Sanat Evi olarak düzenlenen Tarihi Kabakçı Konağı’nda düzenlenen Hamamönü söyleşileri dün akşam “İmbikten Damlalar” isimli programla devam etti. Mehmet Nuri Parmaksız’ın hazırlayıp sunduğu programın konusu ise Türk şiirinin en güzel dizelerine hayat veren Cahit Sıtkı Tarancı’ydı. Tarancı’nın yaşamı, eserleri ve şiir dili üzerine sıcak bir sohbetin yapıldığı programda ayrıca şairin hafızalara nakşolan en güzel dizeleri de okundu.

   Söyleşiyi, Cahit Sıtkı’nın yaşamından kesitlerle başlatan Mehmet Nuri Parmaksız, Diyarbakır’ın en varsıl ailelerinden birinin çocuğu olan şairin daha iyi bir eğitim almak üzere 11 yaşında İstanbul’a, St. Joseph Koleji’ne gönderildiğini kaydederek şunları söyledi, “Kalabalık bir ailenin içine, bir köşke doğan Cahit Sıtkı, henüz ufak bir çocukken tek başına yaşamak üzere, yatılı bir okula gönderiliyor. Bu bir yandan önemli bir özgürlük ama bir yandan da ufacık bir ruhun yalnız büyümeye attığı ilk adım. Bu açıdan yatılı okumanın Cahit Sıtkı’nın eserlerine olan etkisi de açıktır.”

   Cahit Sıtkı Tarancı’nın St. Joseph’den sonra Galatasaray Lisesi’nde okuduğunu da belirten Parmaksız, “Burada Yedi Meşaleciler’in kurucularından Osman Ziya Saba ile tanıştı. Aynı sınıfta okuyorlardı ve aynı yatakhanedeydiler. Aralarında başlayan dostluk çok uzun yıllar sürmüştür ve bu dostluğun en önemli tanığı Tarancı’nın Saba’ya yazdığı mektupların yer aldığı “Ziya’ya Mektuplar” adlı kitaptır” dedi. Şairin edebiyat dünyasına Peyami Safa tarafından takdim edildiğini ifade eden Parmaksız, “Yayınlanan ilk şiiri Servet-i Fünûn Dergisi’nde, Peyami Safa’nın katkılarıyla yayınlanmıştır. O dönemin edebiyat ve basın camiasının en önemli isimlerinden olan Safa’nın verdiği destekle kısa zaman sonra ilk şiir kitabı yayınlandı” diye konuştu.

     
                          
                                     Cahit Sıtkı Tarancı’yı anma programı
Yaş Otuz Beş

   Cahit Sıtkı’nın artık adıyla özdeşleşen “Otuzbeş Yaş” şiirine 29 yaşındayken başladığını ve şiiri tam 35 yaşında bitirdiğini kaydeden Parmaksız, “Bu şiirle katıldığı ulusal yarışmada birinci oldu ve 5000 liralık bir ödül kazandı. O dönemde memuriyet yapıyordu ve aylık geliri yaklaşık 290 liraydı. Yani maaşının yaklaşık 20 katı kadar bir ödül. Ama hayatı boyunca bonkör olan Tarancı, bu parayı da bir hafta içinde eşiyle dostuyla yedi bitirdi. Zengin bir aileden geldiği için hiç yoksulluk çekmedi, ama paranın kıymetini de bilmezdi” dedi. “35 Yaş” şiirini ise söyleşinin konuğu Mustafa Frengiz seslendirdi.

“İlk aşk… Beşiktaş”

   Cahit Sıtkı’nın pek çok şiirinde “Beşiktaşlı yârim” diye bahsettiği bir ilk gençlik aşkı olduğunu kaydeden Parmaksız, “Cahit Sıtkı’da bir çirkinlik kompleksi vardı. Kısa boylu ve çirkin olduğunu düşünürdü. Oysa ilk gençliğinde büyük bir tutkuyla sevdiği ve aynı şekilde sevildiği Semahat adlı bir sevgilisi vardı. İlişkileri yaklaşık 4 yıl sürdü, ancak en sonunda Cahit, Semahat’ı “Sen çok güzel ve iyi bir kadınsın, bense çirkin ve düzensiz bir adamım. Ben seni ortak edemem bu yaşantıma” diyerek terk eder. Bize çok tuhaf geliyor değil mi? Ama saf bir aşkla seviyor Cahit Sıtkı, Semahat Hanım’ı. Bu aşka benzer bir diğer aşkı ise 1950’de evlendiği eşi Cavidan Hanım’dır. Cavidan Hanım’ı etkilemek için çok dil döker, çok uğraşır. Ama Cavidan Hanım’ın tek bir şartı vardır, içkiyi bırakması. Nihayet aşk galip gelir, Cahit içkiyi bırakır. Ancak evlilikleri çok uzun sürmez. Zira daha dördüncü yıllarında Cahit Sıtkı yatağa düşer, tüm vücudu felç olur. İki buçuk yıl boyunca yatağa mahkûm kalır, tüm bu süre zarfında Cavidan Hanım başından bir an bile ayrılmaz. 1956 yılında, devlet tarafından tedavi görmek üzere gönderildiği İsviçre’deki bir sanatoryumda hayata gözlerini yumar” diyerek, şairin hayatındaki önemli olaylara ve ölümüne değindi.

   Cahit Sıtkı’nın Semahat Hanım’a olan aşkını pek çok şiirinde dile getirdiğini kaydeden Parmaksız, “Bunlardan en belirgini de “Abbas” adlı şiirdir” diyerek şiirin analizini yaptı. Şairin en güzel dizelerinden örneklerin okunduğu söyleşi, soru- cevap faslıyla sona erdi.

Hayvan toplama ve barındırma merkezi

0

       Haber: İlker ÇAKAN

   Malatya Belediye Başkanlığı tarafından, Hayvan Toplama ve Barındırma Merkezi’nde yeni düzenleme ve tadilat çalışmaları yapılıyor. 2001 yılında kurulan ve faaliyetlerine ara vermeksizin devam eden Malatya Belediyesi Hayvan Toplama ve Barındırma Merkezi’nin; daha iyi şartlarda hizmet vermesini temin etmek ve daha fazla sayıda hayvana müdahale edilmesini sağlamak için, çalışmaların büyük oranda tamamlandı. Yapılan düzenleme ve tadilat çalışmaları kapsamında Hayvan Toplama ve Barındırma Merkezi’nin kapalı alanında bulunan kafesler yenilenip taban ve duvarları seramik ile kaplandı, ayrıca havalandırması yapıldı. Operasyon odasında da yeni düzenlemeler yapılarak, odanın duvarları ve zemini seramik ile kaplanarak, ışıklandırılması ve sıcak su tesisatı yenilendi. Ayrıca idari kısımda da tadilat çalışmaları yapılarak, Hayvan Toplama Merkezinin tamamı boyandı. 

   Daha önceleri çok eski bir araçla hayvan toplama çalışması yapılmaya çalışılırken, artık 2009 model çift kabinli bir pikap Hayvan Barınağına tahsis edilerek hizmete sunulmuş.

 Malatya Belediyesi Veteriner Müdürlüğü bünyesinde hizmet vermekte olan Hayvan Toplama ve Barındırma Merkezinde toplam 9 personel görev yapmakta olup, Ekim- Kasım 2009 tarihleri arasında 37 başıboş köpek sokaklardan alınarak kısırlaştırılmıştır. Ayrıca 3 adet köpek ise vatandaşların talebi üzerine ücretsiz olarak sahiplendirilmiştir. Hayvan Toplama ve Barındırma Merkezi’ndeki düzenleme çalışmalarının tamamlanmasından sonra, başıboş sokak hayvanlarının daha hızlı ve sağlıklı bir şekilde toplanarak kısırlaştırma işlemlerinin yapılabileceği ifade edildi.

 

Başkandan Muharrem ayı iftar yemeği

0

Haber: İlker ÇAKAN

   Malatya Belediye Başkanı Ahmet Çakır, Muharrem ayı nedeniyle 25 Aralık 2009 Cuma günü Cevatpaşa Mahallesinde bulunan Kaburga Sofrasında verilecek iftar yemeğine Malatya’da bulunan; Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Merkezi Vakfı, Zeynel Abidin Türbesi Vakfı, Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi (CEM) Vakfı yöneticileri ve diğer davetlilerin katılacağı öğrenildi.

 

İsrail neden dünyada ilgi odağı olmaktadır?

0

   16–19, 2009 Kasım 2009 tarihleri arasında İsrail’in Kudüs ve Ölü Denizde (Jerusalem and the Dead Sea) yapılan “COST 870 aksiyonun çalışma grupları (WG) WG4 ve İsrail Tarım bakanlığı Volcani Araştırma Merkezi tarafından organize edilen bilimsel bir çalıştaya katıldım. Bilimsel ve kültürel olarak çok zenginleştiğim bu toplantı süresince tutuğum notlarımdan bir kısmını paylaşmak isterim.
   İsrail kuzeyden güneye 470 km. Kuzeyde Goland tepeleri güneyde Negav çölü ve kızıl deniz kadar uzanıyor. Haritada o kadar yerleşim yeri görülmüyor. İsrail’in nüfusu yaklaşık 7 milyon yaklaşık 2 milyon kadar Arap yaşıyor. Çoğunluğu dünyanın değişik yerlerinde gelmiş Yahudilerden oluşuyor. İlk gelen Yahudiler kendilerine göre sistem kurmuşlar. Dışarıdan halen aldıkları yüksek maddi destek ve askeri yardımı ile kendilerine uygun Kibutz’ler ile yeni yapılar oluşturmuşlar. Son yıllarda Rusya, Yemen ve Kuzey Afrika’dan gelen Yahudiler ile farklı insanlardan oluşan bir topluluk oluşturmuşlardır. Eski Kudüs’teki Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman’ın yaptığı kalenin surları arasındaki üç büyük dinin ibadet yerleri ve farklı inanıştaki insanların giyim kuşamları ve diğer farklılıkları görülmeye değer. Özellikle batı kısımların en yoğun yerleşim yerleri iç içe geçmiş. Özellikle Yahudi yerleşim yerleri çok yoğun olarak modern kentlerden oluşmuştur. Yanı başında ise doğru dürüst yoları bile olmayan, bildik manzaraların ya
İsrail dünyada genelde iki konuda varlığını göstermektedir
   Bunlardan birincisi İsrail’in bir din devleti olarak 1948 yılında Filistin topraklarında kurulması ile başlayan gerginlik ve göz yaşı. Diğeri de bilim ve teknolojide ileri araştırma ve teknoloji üretmesidir. İsrail’in işgal ettiği topraklar ve bölgede uyguladığı şiddet insan hakları ihlalleri dünyanın sürekli gündeminde olan bir konudur. Türkiye ile İsrail ilişkileri de istenilen düzeyde gelişmediğini bunun etkileri ve yansımalarını her alanda görmekteyiz. İsrail’de katıldığım bir bilimsel toplantı esnasında yaptığımız çevre gezilerinde tuttuğum notların yayınlanabileceğini düşünen ve Türkiye’den gelen tek kişi olarak İsrailli meslektaşım ikide bir sanki Türkiye mesaj gönderir gibi “bak Türkiye’de bu konu yanlış biliniyor” “Şurası orada söylendiği gibi değil” ifadeleri ile adeta Türkiye İsrail’i yanlış tanıyor diyor. İsrail’de yapılan toplantıdan bir yıl önce 2008 yılında Ürdün’ün Irbid kentindeki Jordan University of Science and Techmology bölümü ile Uluslararası Bitki Besleme Enstitüsünün düzenlediği fert
Tarım Bakanı toplantı ile doğrudan ilgileniyor
   Toplantının başlangıcında bir ara telefonu çalan toplantı yöneticisi dışarı çıkıp geldiğinde tarım bakanının iyi dilekleri ileterek her konuda yarımcı olacaklarını belirtiyorlar. Toplantı İsrail Bilim bakanlığı tarafından desteklenmekteydi. İlgili yöneticiler de aynı şekilde ilgi göstermişlerdir. İlgililerin ilgisi ve toplantının organizasyon şekli ülkenin bilme verdikleri önemi ortay koymaktadır.
İsrail eğitilmiş nitelikli insana sahiptir
   İsrail’deki toplantının bir kısmı Ölü Deniz kıyısında gerçekleşti. 2008 yılında Ürdün tarafında kalan Ölü Denizi de gezdirmişlerdi. Toplantı sırasında iki tarafın gelişmişliğini ve bir çok yönden karşılaştırma şansım oldu. Ürdün toplantısı sonrası organize olmanın ve yetişmiş insan potansiyelinin önemini çevremdeki arkadaş ve dostlarım ile paylaşmıştım. Genelde yaşam bakış açım insan eksenli olduğu için eğitilmiş, insani değerleri yüksek, ne aradığını bilen insanın başarısı hep gördüğüm ve izlediğim bir olgudur.
İsrail tarımsal üretimde ileri teknoloji ürünleri yetiştiriyor
   Bugün İsrail dünyada ekonomik destek görmesine rağmen Dünyaya avuç içi kadar sınırlı alanda ürettikleri ile ihracat yapabilmektedir. Ortadoğu’nun Akdeniz iklim kuşağında suyun yetersiz olduğu sıcak kurak iklim kuşağında toprakların kalitesinin bozulduğu tuzlu ve alkali toprak koşullarında yüksek üretim yapmak ve dünyaya tarım ürünleri çiçek satabilmesi hepimizin ilgisini çekmektedir. Tarım alanında bir çok ürünü doğrudan alandan pazarlamaktadır. Ülkemizde kurduğu şirketler ile Türkiye’ye de mal ve hizmet satabilmektedir. Tohum üretimi önemsenmiştir. İsrail’de 20 tane ileri düzeyde tohum üreten şirket var. Ayrıca çok sayıda fidan ve fide şirketi bulunmaktadır. Karpuz, domates ve salatalık bölgedeki önemli ihracatlık sebzelerin tohumlarının kilosu altından daha pahalıdır.

İsrail’de eğitim birinci öncelik
   İsrail güvenlik kaygısı en yüksek olan ülkelerin başında geldiği için eğitme çok önem vermektedirler. Onun için eğitim her şeyin başında geliyor. İsrail’in Ortadoğu’daki varlık nedeni eğitim, bilim ve teknolojiye verdiği önemde gizlidir. Küçük ancak nitelikli nüfusu ile uçak ve elektronik sanayisi ile dünyaya meydan okuyabilmektedir. Tarım teknolojileri tohum ve damla sulama teknikleri ile dünyanın tarımsal çehresini değiştirmiştir. Ünlü Çin özdeyişin de belirtildiği üzere “Planın, hedefin bir yıllık ise pirinç ek; on yıllık ise ağaç dik, yüz yıllık ise insan yetiştir” anlayışına uygun olarak insana yatırım yapmış. Üniversiteleri dünya klâsmanında bilim yapmaktadırlar. 
   İsrail’de ilk ve orta eğitim 11 yıl bazen 12 yıl olabiliyormuş. Özel okul yok denecek kadar düşük. Çoğunluğu kamu okulları ve genelde her tarafta benzer eğitim veriliyor. Her öğrenci İbranice (Hibron), İngilizce ve Arapça öğrenmek zorunda. Eğitim çok sıkı yapılmaktadır. Ayrıca her erkek genç 3 yıl kızlarda 2 yıl askerlik eğitimi ve askerlik yapmak zorundadır.  İsrail’de üniversiteler
Ülkede 5 üniversite var. Hepsi de aynı nitelikte değerli. Her biri kendi çapında belirli alanlarda ileridirler. Meslek Yüksekokulu düzeyinde 6 yarı özel üniversite belirli alanlarda diploma-sertifika verdiği belirtiliyor.Üniversitede Hibron, İngilizce ve Arapça ders veriliyor. Arap öğrenciler de aynı üniversitelerde okuyor ve Arapça seçmeli dersler de alıyorlarmış. Üniversitede her öğrenci İngilizce bilir mi diye sorduğumda, evet, her öğrenci İngilizce bilir dediler. İsrail’de bizdeki gibi bir üniversiteye giriş sınavının olduğu ve bu sınavın bir bölümünde İngilizce düzeyini belirleyen testleri içeriyor. Böylece öğrenciler üniversiteye kayıt yapabilmek için mutlaka İngilizce bilmek zorunda. Yoksa üniversiteye giremez.
Üniversiteler seçici ve niteliği yüksek tutuyorlar
  Hebrrow üniversitesi 1925 yılında kuruluyor. İsrail’in en ileri üniversitelerinden. Tarım alanında çok ileri çalışma yapılıyor. Diğer üniversitelerin başka alanlarda başarılı araştırma ve eğitim yapılmaktadır. Üniversitede öğretim üyesi olmak, araştırma kalitesi ve sürdürülebilirlik konusunda kendi sistemleri ve öz denetimlerinin olduğunu öğreniyoruz. İsrail her ne kadar dışarıdan besleniyor bile olsa sistem tamamen batıdan esinlenilmiş ancak kendi standartlarını koymuşlar. Lisansüstü eğitimden sonra araştırmacı olmak isteyen kişilerden araştırmacı olma gerekçesi yanında ders verme becerisi de değerlendirilmekteymiş.
Bilim insanları çok seçici

  İsrailli öğretim üyeleri sürekli kan tazeliyor. Öğretim üyeleri her 6 yılda bir, bir yıllığına sbetikal’a zorunlu gönderiliyor. Bu da üniversitelerin dünya ile paralel hareket etmelerini sağlıyor. Hatta daha da ileri oldukları alanlarda bulunuyor. Kendi çalışma alanımız tarım konusunda çok ileri ve bazılarını da ilk defa kendileri çalışmışlardır. Damla sulama teknikleri, tohum ıslahı ve genetik çalışmalarda çok ileri araştırma alt yapısı ve bilgi düzeyine sahiptirler. Tuzlu toprakların ıslahı, tuzlu su ile bitkisel üretim gerçekleştirmek için toprak ve bitkinin temel yasalarını iyi bilmek gerekiyor. Bu konularda dünyada eşi benzeri olmayan çalışmalar yapıyorlar. Topraksız tarım kültürü konusunda çok ileri çalışmalara sahipler. Su hasatı ve yönetimi konularına ileri çalışmalar yürütülüyor. Doğal olarak kaynak sorunu yaşıyorlar. Ancak dış destek ve Bilim ve teknoloji bakanlığı her konuda ileri teknolojik çalışmaya önem veriyor ve araştırıcılarını destekliyor.
Filistin’de de üniversite var
  Filistin’de de eski üniversiteler var. Şimdi sanırım yalnızca ders veriliyor. Dersler nasıl yapılıyor konusunu bilmiyorum ancak kalitenin çok iyi olmadığı biliniyor. Durumu iyi olan ailelerin çocuklarını Mısıra, Ürdün, ABD ve Avrupa’ya gittiği belirtiliyor
Araştırma Enstitüleri üniversite gibi çalışıyor
   İsrail’de araştırmacı olmak çok zorlu bir süreci gerektiriyormuş. Önce Araştırma Enstitüsünün talebinin olması gerekiyor. Baş vuran adayların biri ilgili bölüm, biri Enstitü, biri Üniversite öğretim üyesi ve biri de diğer kurumalardan oluşan 4 kişilik bir heyet kişiyi işe alma sınavından geçiriyor. Ve kişi işe alındıysa 4 yıl boyunca izlenmeye alınıyor. Her yıl araştırıcı kişisel başarı raporunu ilgili birime vererek yeteneğini ve etkin çalışabilirliğini gösteriyor. 4 yıl sonra komite kişinin sürekli işe alınabilirliğine karar veriyor. Ondan sonra da her iki yılda bir kişi bilimsel çalışma kalitesi, yayın sayısı, yayınları kalitesi, kişinin İsrail tarımı için yaptığı katkılar, Bölge için yaptıkları, ulusal komitelerdeki rolü ve diğer etkinlikleri seminerler dikkate alınarak gelişmesi değerlendirilmektedir. İsrail’de Araştırma Enstitülerinde de Profesörlüğe kadar çıkılabilir. Ancak her aşamada en az 20 kaliteli yayın yapmak gerekiyor. Çalışmalar temel çalışma ancak pratikte de kullanılıyor olması koşulu getiriliyor. Bilim adamı olmanın çok sıkı bir elemeden geçtiğini anlıyoruz. Amaç o alana uygun kişi belirlemektir. Bizdeki gibi adamına göre iş alanı yaratılmamaktadır.
  Bilim insanları ayrıca İsrail toplumuna karşı da sorumlu ve sosyal da olmak zorundadırlar.
İsrail tarımı yol boyunca analiz ettiğim bütün alanlarda ne denli süzenli olduğu görülüyor. İsrail tarımı hassas tarım. En küçük bir etkinin ölçülebilir nitelikte yapılmakta olduğu görülüyor. Su damla ile gübre miligram düzeyinde ilaç zamanında yapılıyor. Ürünlerin hasat zamanı belirli analizlere sonrası karar veriliyor. Yaptığımız bilimsel toplantıya çiftçi temsilcilileri ve doktoralı çiftçilerin izlemesi dikkatten kaçmadı. Bir hafta boyunca İsrail Kuzey’de Golandan güneyde Ölü Denize kadar yaptığımız gezi yanında Filistin kentlerine yaptığım geziler ve geçen sene Üründe gördüklerim eğitim ve nitelikli insana sahip olmanın ne denli önemli bir zenginlik olduğunu gösterdi. Örgütlenmek, organize olmak, dünya çapında üniversite kurmak, kaliteli eğitim ile nitelikli insan yetiştirmenin önemini bir kez daha gördüm.
Kendi adıma çıkardığım ders
  İsrail İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturmuş bir ülke. Temelde dünyanın değişik ülkelerinde gelen ve her birinin kendine özgü zenginlik ve birikimlerinin iyi organize edildiği bir ülke. Yurt dışlında sağladıkları maddi ve manevi destek ile iyi organize olmuş bilim ve teknolojiyi ileri düzeyde kullanma becerisini kazanmış ve sistematik hale getirmişler. İsrail’e giderken ve gelirken uçakta tanıştığım İsraillilerin çoğunluğu teknik eleman, iş adamı ve işletmeci kimliği yanında Atatürk Havaalanında Avrupa’dan gelen çoğunluğu sıradan hizmet işi yapan Türk işçileri ile karşılaştırınca Victor Hugo’nun “Bir ulusun büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve erdemli kişilerin sayısı ile belli olur” ifadesi ne demek istediğini daha iyi anladım. Öztin Akgüç (13 Aralık 2009) tarihli yorum köşesinde “Ülkelerin gerçek varlığı, gerçek zenginliği insandır” ifadesi Victor Hugo’nun ifadesi ile bütünleşince çok daha anlamlı olmaktadır. Sayın Akgüç “Ne kıymetli madenler ne de doğal kaynaklar” zenginliğidir. Gerçek zeng.

  Türklerden de yurt dışında başarılı olmuş girişimci, eğitimli kişiler var ancak genellemeye çalıştığımızda eğitim düzeyimizin halen ortalama 4 yıl olması, okuma yazma bilmeyen kadın ve erkelerin % 30-10 arasında değişiyor olması bunun yarattığı yansıma net olarak görülüyor. Türkiye’nin içinde geçtiği süreçteki yaşanan bunca olayın önemli bir nedeni eğitim yetersizliği ve kalitesi olduğu hep beynimi meşgul etmiştir.

                                                                                                        

Nasıl bir üniversite toplantısı ve Hacettepe Üniversitesi

0

  12 Kasım 2009 tarihince Hacettepe Üniversitesinde “Nasıl Bir Üniversite” konulu bir panel düzenlendi. Panele katılan konuşmacılar üniversite yöneticilerinden öğrenci temsilcisine kadar herkes üniversitelerin sorunlarını kendi penceresinde işlediler. Hacettepe üniversitesi yöneticileri, öğrenci kontenjanlarının artırılması ve uzman yetiştirmede yaşadıkları sorunları işlediler. Özellikle TUS’ta başarılı olan uzman adaylarının üniversite yerine Araştırma hastanelerini tercih etmeleri geleceğe yönelik kaliteli eğitim ve bilim insanı bulma konusunda kaygıları olduğu görülüyor. Panele dinleyici olarak katılan değişik üniversitelerden öğretim üyeleri ve öğrenciler ile üniversitelerin sorunlarını dinleme ve tartışma fırsatı duyduk. Üniversitelilerin artan düzeyde idari ve maili özerklik konusunun önemi konuşuldu. Üniversitelerin iradelerine saygı duyulması, yeni bir yüksek öğretim yasasının artık zorunlu olduğu ifade ediliyor. Panelin katılımcılarından Prof. Dr. Taner Timur üniversite kavramı ve özerkliğinin önemin İlgi duyanlar için toplantı sırasında tutuğum notlar ve önemli gördüğüm görüşleri aşağıdadır.
Nasıl bir üniversite?
 
12 Kasım 2009 tarihince Hacettepe Üniversitesinde “Nasıl Bir Üniversite” başlığı ile Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Doçent temsilciği öncülüğünde Dekanlık ve Rektörlüğün desteklediği bir panel düzenlendi. Panele ben de konuşmacı olarak davetliydim.
Hacettepe Üniversitesi Kongre merkezi toplantı salonunda sabah ve öğleden sonra yapılan toplantıya katılan Ankara’daki değişik üniversitelere mensup öğretim üyelerinin katılımı ile gerçekleşti. Toplantı nedeniyle çok sayıda hoca ve öğrenci ile tanışma ve aralarda kısa süreli de olsa konuşma ve tartışma imkânı buldum. Toplantının organize edilmesi, katılımcılar ve katkılar yönünden yaralı ve önemli bir toplantıydı. Dileğim bütün üniversitelerin aralıklarla bu tür panelleri yaparak kendi sorunlarını ve üniversite paydaşlarının taleplerini dinlemeleri yaralı olacaktır. Özelliklede üniversitelerin içeriden gelen talep ve şikâyetleri dinlemesi üniversitenin sağlıklı bilim ve eğitim yapması bakımından önemlidir.
Üniversitelerin özerklik talepleri giderek artıyor
  Genel eleştirilerin giderek derinleştiği ve üniversitelilik bilincinden uzaklaştığı konusunda sık sık serzenişleri duydum. Üniversite yönetimlerinin şekillenmesi, öğretim üyelerinin oy kullanarak seçtikleri yöneticilerinin atanmamsının iradelerinin hiçe sayıldığını belirtiyorlar. İktidar-üniversite ilişkisinin üniversitelik bilincine ve üniversite özerkliğine zarar verdiği belirtiliyor. Akademisyenlerin öz güvenlerin sağlanması konuları sıkça konuşuldu. Üniversitelerin evrenselleşmek yerine giderek yerleştiği vurgusu en çok dinlenen konuların başında gelmektedir. Özellikle öğretim üyesi profilinin giderek yerelleştiği belirtiliyor. Üniversitelerde hak edilmemiş unvan ve görevler oluşmuş durumdadır. Üniversite gibi bilimsellik gerektiren iş ortamlarında tarafgirlik ön plana çıkmaktadır. Üniversite saygınlığı her aşamada en üst düzeyde sağlanmalı ki toplumun üniversiteye olan güveni sarsılmasın. YÖK’ün ders içeriklerine kadar karışıyor olma vurgusu yanında içerikten yoksun bir eğitim anlayışının yerleştiği el. Özerklik taleplerinin giderek daha yüksek düzeyde dile getirildiği vurgulanmıştır. Üniversite kişiliğinin korunması için mutlaka üniversitenin idari ve mali özerkliğinin sağlanması, hastanesi olan üniversitelerde çok daha yüksek ses ile dile getirilmektedir. Ayrıca deniliyor ki Maliye Bakanlığı üniversitelerde Araştırma Fonlarında yapılan kesinti % 5 iken Araştırma hastanelerinde % 1 düzeyinde olduğu belirtiliyor. Bu durum Üniversite hastaneleri ile Araştırma hastaneleri arasında haksız bir rekabet yaratmakla kalmamakta, üniversitelerin nitelikli bilim insanı yetiştirme sistemine zarar verdiği vurgusu sıkça yapıldı.Tıp’ta uzmanlık konusunda öğrencilerin üniversite hastaneleri yerine Devlet hastanelerini tercih ettiklerini çünkü orada daha çok döner sermaye katkısı aldıklarını belirtiyorlar. Bu durum geleceğin Tıp Fakülteleri akademik kadrolarının oluşması açısından kaygı verici bulunuyor. Doğaldır ki gençler bir an önce işe atılmak, para kazanmak ve geleceklerini kurmak istiyorlar. Bu durum öğretim üyelerinin maaşları iyi akademisyen sorunu sık sık gündeme getiriyor. Doğal olarak üniversitelerin diğer birimleri de benzer sorunlar yaşamaktadırlar. 
Tıp Fakülteleri başarılı asistanları bünyesine alamamaktadır
    Hacettepe Üniversitesi yöneticileri Doçent Temsilcisi, Doç. Dr Ali Düzova, Dekan Prof. Dr. Serhat ÜNAL, Rektör yardımcısı Prof.Dr. Sevil GÜRGAN panelin açılış konuşmalarında son yılarda üniversite olarak yaşadıkları kaynak bulma ve kaynak kullanımı, akademik kadro sağlama, kapasitenin üzerinde Tıp Fakültelerine YÖK tarafından öğrenci kontenjanı gönderilmesinin yaşadıkları kaliteli eğitim vermemenin verdiği kaygıyı işlediler.
Tıp Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Serhat ÜNAL iki konuda fakültenin kalite kaygısı yaşadıklarını belirttiler. Birincisi Tıp Fakültesinin kapasitesinin üzerinde kontenjan ile öğrenci YÖK tarafından üniversiteye yerleştirmektedir. Her öğrenciye uygun laboratuar, mikroskop ve uygulama alanı sağlayamadıkları için üzüldüklerini belirttiler.

   İkinci konu üniversitede başarılı öğrencilerin uzmanlık için tercih edilmeme durumunun yaratacağı nitelikli bilim insanı yetiştirme sorunu. Bilindiği gibi Tıp fakültelerinde doktora çalışmalarının karşılığı uzmanlık çalışması gösterilmektedir. Uzmanlık sınavı Sağlık bakanlığı tarafından TUS adlı başarılı bir sınav ile adaylar belirlenmektedir. Bakanlık üniversitelerden başka Araştırma hastanelerinde de uzamalık eğitimi vermektedir. Araştırma hastanelerinde uzmanlık yapan uzman adaylarının üniversitelerde uzmanlık yapan eşdeğerlerinden iki üç katı kadar daha fazla döner sermaye katkısı alması nedeniyle çok başarılı öğrenciler üniversite yerine araştırama hastanelerini tercih etmesi nedeniyle ileride olası bilim insanı olabilecek başarılı kişilerden üniversiteden uzak olmasının kaygısını yaşadıklarını belirtiyorlar. Bu durum özellikle kaliteli eğitim ve öğretim üyesinin üniversiteye kazandırılması açısından önemlidir.
 Hacettepe Türkiye’nin dışarıdaki bilinen yüzlerinden biridir
   Şimdilik ülkemizin dünyadaki önemli bir iki üniversitesinden olan Hacettepe Üniversitesinin kalitesinin düşürülmemesi, niteliğini koruması ve dünyaya açılan bu pencerelerin korunarak daha da nitelikli hale gelmesi önemlidir. Başından beri ülkemizin birkaç alanda başarılı bir iki üniversitesinin dünya sıralamasına yerleştirmesi gerektiğini savunuyor bu konuda potansiyel üniversitelerin daha özerk ve daha çok destek ile ilerlemesini savunuyorum.
Üniversiteler kendilerini izlememektedirler
 
Toplantının bir diğer konuşmacısı ise Prof. Dr. Taner Timur’du. Prof. Timur Siyasal Bilgiler Fakültesinin eski hocalarından ve Üniversite tarihi üzerine esaslı çalışmaları olan değerli bir bilim insanı. Yıllarca Ülkemizi Fransa’da UNESCO’da temsil etmiştir. Taner hoca dünyadaki üniversite hareketlerinin çıkış noktasını ve günümüzdeki üniversite anlayışı ile analiz ederek genel bir değerlendirme yaptılar. Bir değişimin yaşandığını ancak bu değişimin ne yönde ilerlediğinin iyi bilinmesi gerektiğini belirttiler. Değişim diyalektik bir yaklaşım ancak daha kötü yönde değişim de istenen bir değişim değildir elbette.
Prof. Timur, yıllardır kendi çabası ile yaptığı araştırmalarda üniversitelilerin kendilerini incelemediğinin altını çizerek “üniversite kendisini biliyor sanıyor” ancak bilmediğini belirttiler. Üniversitelerin kendi sosyal yapılarının ve bunun toplum için ne anlama geldiğini araştıramadığını veya bunun gereğini yapmadığını belirttiler.
 
Üniversite anlayışı Almanya’da gelişti
  Klasik üniversite anlayışında üniversitelerin kilisenin bir parçası olarak kurulduğunu ancak Modern üniversite anlayışının Kant ile Almanya’da başladığını belirttiler.
Üniversite anlayışının ilk defa gerçek anlamda 19 yüzyılda Almanya’da ortaya çıktığı görülmektedir. O dönemde bir çok alanda geride olan Almanya ilerlemenin yolunu üniversitede görür ve üniversitenin gelişmesine yönelir. Kant “insanlar düşüncenin özgür olmasını, dogmalardan uzak bir eğitim almanın önemini ve ihtiyacını ortaya koyar. Ancak bu kavram o dönemde Kilise ve İlahiyatçılar tarafından ret edilir. Kant felsefenin bağımsız olarak tartışılabilmesi için üniversitenin devletten ve kilisenden ayrı kendi muhtariyetini korumasını savunmuştur. Kant’ın bu anlayışı Humbolt tarafından Üniversite temel işlevine şöyle yansıtılır;
  -Akılcılık yani özerk olmalı, iktidar ilişkisinden uzak durmalı
  -Araştırma yapmalı, temel bilimlere önem vermeli
  -Bilimsel yayınları ile topluma ulaşmalıdır, şeklinde ifade edilmişlerdir.
   Üniversiteyi anlamak için üniversitenin en az 3 kategoride ele alınması gerekir. Kavramsal olarak üniversite, kurumsal olarak üniversite ve sosyal olarak üniversite şeklinde ifade edilebilir. Üniversite kavramında özerklik en önemli kısmını oluşturuyor. Özgür bilim ve eğitim, öğretim anlayışı olmadan üniversite kavramından veya kurumsal olarak yerleşik üniversite anlayışından bahsetmenin mümkün olmamaktadır. Üniversitelerin özerklik konusundaki tehditleri bilerek bu alandaki olası tehlikelere karşı mücadele edilmesi gerekiyor.
Üniversite Özerkliği Halen Tehdit Altındadır
   Ancak günümüzde post modern anlayışla üniversiteler sürekli tehdit altında olduğunu belirttiler. Özellikle Amerikan üniversite modelinde üniversitelerin okullaştırıldığı ve tehdit edildiği belirtildi. Üniversite öğretim üyeleri, öğrenciler ve çalışanları ile bir bütünlük oluşturmaktadırlar. Sürekli tehdit altında devletin ve otoritenin kuşatması altında sürekli mücadele eden bir üniversitenin asli görevlerini yapamayacağını belirttiler. Tarihsel olarak bilime tehdidin devletten geldiğini belirterek, Üniversitenin, Sermayeden, Sosyal ahlaktan, Kendisinden ve Dış tehditlerden gelen bir yapı ile karşı karşıya bulunduğunu belirttiler.
Vakıf ve özel üniversitelerin ortaya çıkması ile özerklik kavramının tüm üniversiteler için devlet destekli olmasının daha demokratik olduğunu ve en azında herkese eşit eğitim hakkının tanınması gerekeceğini belirtiler. Devlet organının tek başına bir özerklik temsili olduğunu belirttiler. Ancak özerklik, kime karşı özerklik sorusunu gündeme getirmiştir. Devlete, hâkim sınıflara veya her kimden tehdit gelirse ona karşı özerkliğin savunulması gerekir. Ancak özerkliğin somut olarak anlaşılmaya ihtiyacı olduğu belirtildi.

   Özerklik kavramının ne için ve kime karşı düşünüldüğünün de ayrıca ele alınması gerektiği belirtildi. Genelde özerklik mücadelesinin devlete karşı yapıldığını, ancak bazı durumlarda devletten önce sermayeye karşı özerkliğin verildiği belirtildi. Üniversiteler feodal bir yapı olarak doğdular. Bilim üretimi aracı oldular ve şimdi de işletme gibi görülerek işletme anlayışı içinde kamu ve sermeyenin tehdidi altında bulunuyor.

  Üniversite özerkliğinin, üniversitenin bağımsız bilgi üretmesi için yurttaş olarak birer vatansever olarak ve bilinçli olarak özerkliğin savunulması ile üniversitenin üniversite olacağı vurgusu yapıldı. Türkiye’de üniversite geleneğinin Medrese geleneği ile geldiğini ifade ettiler. Birçok külliye üniversite gibi işlev görmüş. Medreselerin Darülfünun’lara dönüştürülme sürecinde özellikle II. Mahmut dönemine de medreselerin dışında mühendishane, harbiye, tıbbiye gibi yüksekokullar kurulmuştur. Osmanlı medreselerinde tefsircilik çok ileri düzeyde gelişmişti. 1846 yılında batılı anlamda üniversitenin kurulduğunu, ancak halen istenilen düzeyde özerk konuma gelinemediği vurgulandı. Bugün halen gerçek anlamda bir üniversite değil yüksek okul niteliğinde diploma veren okullar istendiğini belirttiler. ÖSS sınavı Adil ve Demokratik olarak öğrenci yerleştirmelidir
  Bilkent Üniversitesi öğretim Üyesi Prof. Dr. Haldun Özaktaş, Üniversite giriş sınavı üzerinden üniversite özerkliğini tartıştı. Sınavın adil, demokratik ve verimli olup olmadığını sorguladı. Sınava giren öğrencilerin, üniversiteyi okuyan örencilerin birer kupon ile desteklenmesi gerektiğini belirttiler. Daha önce de sık duyduğumuz gibi devletin bir şekilde özel vakıf üniversitelerinde okuyan öğrenciye burs niteliğinde destek çıksın, yani öğrenciyi borçlandırsın, bu şekilde kontenjanların dolabileceği anlamına gelen ifadeler kulandılar. Bu konu tartışma konusu oldu. Benim de halen bu ülkenin gençliği bu ülkenin geleceği anlamına geleceği için parasız eğitimin milli bir politika olacağını benimsediğimi belirtim. Sayın Prof. Dr. Özaktaş bazı ülkelerde olduğu gibi ders verenin de sınavı yapanın daayrılması gerektiğini belirttiler. Ayrıca akademik unvanlar yerine öğretim üyesi sıfatının kullanılmasının yeterli olduğunu belirttiler. Kamu üniversitelerinin geleceği, politika yapıcıların sorumluluğu ve Bologna sürecinin önemini işlediler.
YÖK eski YÖK
   Hacettepe Üniversitesinin bir önceki Rektörü eski YÖK üyesi Prof. Dr. Tunçalp Özgen
öğleden sonraki oturumun konuşmacısıydı. Prof. Dr. Özgen hoca başarılı bir bilim insanı ve yönetici olarak uzun zamandır izlediğim saygın bir şahsiyet. Prof. Dr. Özgen hoca genel olarak Türk Yüksek Öğretiminin sorunlarını kendi rektörlük ve YÖK üyeliği dönemindeki deneyimleri ile akılcı bir biçimde konuyu anlaşılır olarak açıkladılar.
Üniversite, bilim yapan kurumlar olarak tanımladıktan sonra eğitim kalitesinin önemini vurguladılar. Üniversitede kimin öğrenim görmesi gerektiği, kimin ders verebileceği neyin öğretilmesi gerektiği ve nasıl öğretilmesi gerektiğinin kuramsal ve kamusal özerkliğin sağlanması ile başarılabileceğini belirttiler. Özerklik kavramının kolay kolay üniversitelere verilmediğini belirttiler.
   Türkiye’de önemli bir genç nüfusun var olduğunu çoğunluğunun üretimden yoksun olduğunu belirttiler. Dershanelere önemli derecede kaynak aktarıldığını bugünkü rakamlar ile 8 Milyar dolar gibi bir paranın söz konusu olduğunu vurguladılar. Türkiye’nin gelişmiş işgücüne olan ihtiyacın Ab ülkelerinden daha fazla olduğunu Türkiye için %45, AB ülkeleri için %30 olduğunu belirttiler. YÖK’ün eski YÖK olduğunu temelde pek bir şeyin değişmediğini ancak kişilerin değiştiği anlamına gelen ifade kulandılar.
Üniversitelerin en ciddi sorunu örgütleme sorunu
   Hacettepe Üniversitesi Öğretim üyeleri Dernek Başkanı Prof. Dr. Perihan Çağlar
öğretim üyelerinin sorunları, üniversitenin yerleşke bazında sorunlarını işlediler. Özellikle üniversitelerdeki, örgütlenme yetersizliğini vurguladılar. Prof. Dr. Çağlar, “Hacettepe’de idari görevlere belirli kişilerin değil potansiyel yöneticilerin ortaya çıkması için dönüşümlü olarak iş yapacak kişilerin göreve getirilmesi gerekir” dediler. Son yıllarda üniversite yöneticilerine yönetilen eleştirilerin odağında liyakate uymayan atamalar konusudur. Potansiyel yöneticilik yapabilecek kişilerin belirlenmesi için belirli kişiler değil de herkese fırsat verilerek içlerinden iyilerin doğal yollarla ayıklanması bir öneri olabilir. Kanımca da üniversitelerin en ciddi sorunu örgütlenme ve kendi sorunlarına ortak akılda çözüm üretmesi sorunudur. Toplumun genelini üniversitelerden beklediği, model olmaları yönündedir.
 Lisansüstü eğitim kalitesi bütün üniversitelerde tartılma konusu
   Araştırma Görevlisi Temsilcisi, üniversiteler temel bilim politikasından yoksun ve eksik yapılan yüksek lisans ve doktora eğitiminde yaşanan sorunları işlediler. Çoğu doktora tezlerinin hipotezinin olmadığı belirtildi. Ben de bu öneriye katılıyorum. Ülkemizde yaşanan ciddi bir bilim politikası eksikliğinin ve yöntem eksiliğinden kaynaklanıyor. Ayrıca ucuz ve niteliği düşük yayınların yapıldığını belirttiler. Kaliteli eğitim, danışman hocaların bilimsel yeterliliği konusu işlendi. Öğrenci temsilcisi İlker Pazarcıbaşı öğrenci sorunlarını ve ülkemizin değerlerine sahip çıkılması gerektiğini belirttiler. Büyük Üniversitenin Niteliği Kendi Yöneticisini Seçebilmemsinden Belli OluyorÖğleden sonar ki oturum başkanı Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Erdener’di. Rektör gelişmeleri soğukkanlılıkla izleyerek gerekli notları aldılar. Hiçbir tartışmaya girmeden yapılan konuşmaları özetlediler. Salondaki öğrencilerin sert eleştirilerini sonuna kadar dinlediler ve bir iki zorunlu açıklama dışında hiçbir açıklama yapmadılar. Rektör genel üniversite içi trafik sorununa üniversite içindeki bir komite tarafından organize edildiğini belirttiler. Asistan eğimine önem verildiğini belirttiler. Öğrencilerin gerçekleştirdiği eylemlerin şiddette yol açmadıkça, eğitim ve öğretim engellenmediği sürece öğrencilerin kendilerini gerçekleştirilmesine saygı duyduklarını belirtiler.Bir anda büyük üniversitenin önemi daha iyi anlaşıyor kanısına vardım. Daha önce değişik üniversitelerde gördüğüm en küçük bir eleştiriye sert tepki gösteren başkansının söz almasına bile tahammülü olmayan rektörleri hatırlayınca çok daha mutlu oldum.
Üniversitelerin sorun temelde bilim politikasının olamaması ve özerkliktir
   Ben de toplantıda “Üniversitelerimizin temel sorunları ve çözüm önerileri” konulu bir sunuda bulundum. Üniversitemizin genel sorunları ile ülkemizin sorunlarının bir birine bağlı olduğunu ve ülkemizin aydınlık geleceğinin bilim ve teknolojiye verilecek öneme bağlı olarak gelişeceğini işledim. Sorunun temelinde YÖK yasası ile başlayan özerkliğin rafa kaldırılmış olması ve buna bağlı olarak üniversite geleneklerinin erozyona uğraması olduğunu örnekler ile işledim. Ayrıca ülkemiz üniversitelerinin topluma örnek olacak nitelikte bilim adamı seçimi, üst yönetim seçimi konusunda ilke ve model geliştirmediğini yaşanan olaylarla anlatım. Temelde ülkenin benimsenmiş bir bilim politikası olmadığı gibi üniversitelerin de kendi politikası yok. Tema, hedef, amaç ve vizyon yok. Vizyon ve misyona uygun strateji yok
Araştırma politikası yok. Hedef belirleme ve izlemede kısır ve yetersiz. Eğitim sistemi öğrencilere bütünsel baka bilme becerisi kazandıramadığı, bunun sonucu olarak eğitilmiş insanı ülkemizin sorunlarını analiz etmekten yetersiz kalmaktadırlar. Üniversitelerimizin dünyadaki sıralaması ülkemizin ağırlığı ile ters orantılı olarak geliştiği bilim profilimiz düşük. Araştırma kadroları yetersiz, araştırma kapasitesi sınırlı ve Türkiye’nin büyüklüğü ile ters orantılı.

    Laboratuarlar yetersiz ve teknolojiyi takip etmekten uzak, kullanılan teknoloji genelde yurtdışından sağlanmaktadır. Üniversiteler derin araştırma yapacak mükemmeliyet merkezleri geliştiremedi. Üniversite çalışanları ve bilim adamları bilim ortamına uygun yaşam ve maaş koşullarından uzak yaşamaktadırlar. Öneri olarak yeni bir Yükseköğretim Yasasının zorunlu olduğu, özerkliğin tam olarak sağlanmasının gerekçelerini işledim. Üniversitelerin nitelikli öğrenci ve bilim insanı seçimi için yeni düzenlemeye gereksinim olduğunu işledim Ancak hepsinden önemlisi zihinsel bir dönüşüm ve değişim için bilim ve üniversitenin en üst düzeyde desteklenmesi gerektiğini işledim.
   Türkiye’nin temel sorunlarının aralıklar ile üniversiteler tarafından değişik boyutlarda tartışılması ve nasıl bir yapılanma istediğimizi belirtmemiz birçok yönden topluma güven verecektir. Çok tartışılan Yükseköğretimin sorunları konusunda üniversitelerin kendi içinde ne düşündüklerini, topluma örnek olabilecek işlevselliği olan modeller üretip üretmediklerinin bilinmesi büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda başarılı geçen panelin diğer üniversitelerde de yapılması her yönü ile yaralı olacaktır.

Kendine güvenen bir Türkiye istiyoruz

0

Haber: İlker ÇAKAN

   Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, “İşsizlikle mücadele için Türkiye’de Genç Girişimciliğinin güçlendirilmesi” amacıyla; TOBB Genç Girişimciler Kurulu ile bütün illerin Genç Girişimciler Kurullarını 20 Aralık 2009 Pazar günü Ankara’da TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde 1. Genç Girişimciler Kurulu toplantısında bir araya getirdi. Ayrıca açılış konuşmalarının ardından “Genç Girişimciliğin Geliştirilmesi: Kaynaklar ve İyi Uygulamalar” konulu bir panel düzenlendi. Yaklaşık 1000 kişinin katıldığı toplantının açılış konuşmasını TOBB Genç Girişimciler Kurulu Başkanı Ali Sabancı yaptı. TOBB Başkanı ve Genç Girişimciler Kurulu Onursal Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu da; “İşsizlikle Mücadelede Girişimciliğin Rolü” konulu yaptığı konuşmada şunları söyledi; 

Zaman bendedir, mekân bana emanettir

   “Sizleri görünce salonun enerjisini hissedince büyük heyecan duydum. 81 ilden gelmiş, Türkiye’yi büyütme, zenginleştirme hedefiyle yola çıkmış gençler, işte burada. İcat çıkartan, eski köye yeni adet getiren, taşın altına elini koyan gençler burada. Tıpkı usta şair Necip Fazıl’ın dediği gibi. “Zaman bendedir, mekân bana emanettir” diyen cesaretli gençler burada. Sizler geleceksiniz! Sizler Türkiye’nin geleceğisiniz! Genç müteşebbis arkadaşlarımızla, Türkiye’nin zenginleşme yolculuğunda daha emin adımlarla ilerleyeceğiz. O yüzden sizlere yürekten hoş geldiniz diyorum.

Girişimci ruhun başarısı

   TOBB olarak ülkemizde girişimciliğin desteklenmesini, hem ekonomik büyüme hem de istihdam artışı anlamında gerekli görüyoruz. İkinci dünya savaşında yerle bir edilen Almanya ve Japonya, yirmi yıl içinde, iktisadi birer dev haline geldilerse, bunun sebebi, daha 20. yüzyılın başında, son derece gelişmiş, “girişimci orta sınıf”a sahip olmalarıydı. Doğu bloğu ise bilimsizlikten, eğitimsizlikten ve kaynaksızlıktan değil, girişimci orta sınıfın yokluğundan batmıştır. Nasıl ki günümüzde Çin ekonomisinin yükselişinde ucuz işgücünün, ABD ekonomisinin kalkınmasında birikmiş sermaye avantajının önemi ön plana çıkıyorsa, ben inanıyorum ki, Türkiye ekonomisinin üzerinde yükseldiği temel direk de, girişimci ruhun başarısıdır. Bunun en iyi göstergesi de, bundan 30 yıl önce yeterli sermaye birikiminden yoksun, teknolojiden uzak olan ülkemizin, sadece çeyrek yüzyılda ekonomik alanda kat ettiği mesafedir. Bu mesafenin en temel sayısal göstergesi, 11 kat artan milli gelirimizdir. Böylece Türkiye, 1980’de milli gelir büyüklüğü anlamında dünyada 25. sıradayken, geçen yılsonu itibariyle 17. sıraya yükselmiştir.

Turizmde, dünyanın önde gelen cazibe merkezlerinden biri

   Türkiye bugün, İtalya’dan Çin’e uzanan geniş bir coğrafyada, özel sektörü en gelişmiş ülkedir. En büyük sanayi üretim kapasitesini kurmuş ülkedir. Bugün, Balkanlarda, Kafkaslarda, Orta Asya’da ve Ortadoğu’da, dünya’nın neresine giderseniz gidin bir Türk girişimciyi görürsünüz. 200’den fazla ülkeye mal satıyoruz. Bu ihracatın yarısını gelişmiş Batı ülkelerine yapıyoruz. Dünyanın en gelişmiş piyasalarıyla rekabet edecek kalitede, sanayi ürünleri üretiyoruz. Müteahhitlerimiz 70 ülkede iş yapıyor. Turizmde, dünyanın önde gelen cazibe merkezlerinden biri haline geliyoruz. İşte 30 senede kat ettiğimiz mesafenin itici gücü, Türk insanının sahip olduğu bu müthiş girişimcilik ruhudur. Peki, bu müteşebbis ruhla ulaştığımız mesafe yeterlimidir? Elbette değildir. Zira hedeflerimiz çok büyük, dünya’nın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek istiyoruz. O zaman öncelikle girişimci sayımızı arttırmamız gerekiyor. Bakın, uluslararası girişimcilik endeksine göre, 100 yetişkin içinde, şirket kuran insanların sayısına bakıldığında, Türkiye ancak yüzde 4,6 ile 29. sırada yer almaktadır. Bu sayı ABD`de yüzde 11,7, Güney Kore`de yüzde 15, Meksika`da yüzde 18,7’dir.

Türkiye nüfusunun yarısı, 28 yaşın altında

   Aslında bu sorunumuzun temeli geçmişe dayanmaktadır. 1912’de ülkemizi ziyaret eden yabancı bir yazar ülkemizi tasvir ederken şu sözleri kullanmıştır.”Yalnız memurluk etmek, askerlik yapmak, ticaret ve sanayiye rağbet göstermemek, Türkleri eksiltmiş ve fakirleştirmiştir. Teşebbüs fikri ve gayreti olmayınca de kazançları sınırlı kalmıştır.” İşte geçmişten aldığımız bu dersle, adeta tohum saçıyoruz toprağa, Türkiye’nin yepyeni girişimcileri çıksın diye. Bu açıdan ben, girişimciliği, ülkemizin kalkınmasının temel unsuru olarak görüyorum. Dahası, ülkemizdeki 6 milyona yaklaşan işsize ve her yıl işgücü piyasasına giren 700 bin gencimize, iş olanağı sağlamanın tek yolu, girişimci sayımızı artırmak, özel sektörümüzün hacmini büyütmektir. Ülkemizi zenginleştirecek, kalkındıracak, işsizlere iş bulacaksak girişimciliği mutlaka özendirmeli ve teşvik etmeliyiz. Her ne kadar, ülkemizdeki girişimci sayısının nüfus içindeki payı, kimi ülkelere göre düşük olsa da, ben bu oranın hızla artacağına inanıyorum. Bunu üç somut gerçeğe dayanarak söylüyorum. Birincisi, Türkiye nüfusunun yarısı, 28 yaşın altında, yani nüfusumuz iş üretme potansiyeli yüksek gençlerden oluşmaktadır. Avrupa Birliği ülkeleri içerisinde en genç nüfusa sahip olan ülkemizin elindeki bu büyük gücün farkında olmalıyız. Bakınız, İrlanda 1,200 dolar olan kişi başına milli gelirini girişimciliği ön plana çıkararak, Avrupa Birliği fonlarını da doğru kullanarak 22 bin dolara çıkardı. 

Türkiye’nin 7 bölgesi ve 81 iline yayılacak

   İkincisi, atıl kalan girişimciliği harekete geçirecek ve potansiyel girişimcilere yol gösterecek kurum ve altyapıların ülkemizde hızla gelişiyor olmasıdır. Burada, bizlerin üzerine önemli görevler düşüyor. Dünyada ve ülkemizde, genç girişimcilerin karşı karşıya kaldığı temel iki sorun vardır. Bunlar, piyasa içerisinde yeterli tecrübeye sahip olmamaları ve finansmana ulaşım sıkıntısıdır. Yapılması gereken, genç girişimcilerle, mevcut kurumlarımızın sahip olduğu bilgi, birikim, deneyim ve kaynakları bir araya getirmektir. Biz de, TOBB olarak, özellikle kadın girişimcilerimizin ve genç girişimcilerin sayısıyla niteliğinin artırılmasını ve örgütlenmesini son derece önemsiyoruz. İşte bu nedenle bu konuda önemli bir adım attık. Birliğimiz bünyesinde, Türkiye’nin 7 bölgesi ve 81 iline yayılacak altyapıya sahip, iki oluşumu, Kadın Girişimciler Kurulu ve Genç Girişimciler Kurulu’nu, hayata geçirdik.

Balık verme, balık tutmayı öğret

  Yeni fikir ve projelerini hayata geçirecek kaynağa ulaşamayan girişimci şirketler için, KOBİ Girişim Sermayesi şirketini kurduk. TOBB olarak kurucu ortağı olduğumuz Kredi Garanti Fonu, özellikle kadın girişimcileri desteklemeyi hedefledi. Girişimcilik, iş geliştirme, pazarlama, finansman yönetimi gibi konularda girişimcilerimize yol göstermesi için Avrupa Komisyonu ile birlikte 15 şehirde kısa adı ABİGEM olan İş Geliştirme Merkezilerini kurduk. ABİGEM’ler, Kobilerimize küresel rekabette ayakta kalabilmek için şart olan, kurumsallaşma, proje hazırlama ve yurtdışına açılma için danışmanlık hizmetlerini sunmaktadır. TOBB olarak girişimciliğimizi kuvvetlendirmek üzere, dünyaca ünlü teknoloji şirketi Cisco System ve TOBB Ekonomi-Teknoloji Üniversitesi ile birlikte çok sayıda ülkede uzun zamandır yürütülmekte olan CISCO Girişimcilik Programı’nı ülkemizde başlattık. “Balık verme, balık tutmayı öğret” sözünü duymuşsunuzdur. İşte bu programın amacı aslında budur.

Dünyanın en büyük 10 ekonomisi içine girme hedefimiz

  Girişimcilik hususunda, gelecekten çok umutlu olmamın üçüncü somut dayanağı ise, günümüz gençlerinin, bizlerden çok daha eğitimli ve donanımlı yetiştiğini görmemdir. Bu salondaki genç girişimciler, bizim gençlik yıllarımıza oranla, kat kat daha eğitimli ve bilgili. Biz televizyonun yüzünü, icadından çeyrek yüzyıl sonra ancak görebildik. Bırakın internet’i, telefonla yurtdışı görüşme yapabilmek için, PTT’de sıraya girerdik. Kaldı ki, o dönemde maddi imkânınız olsa da bu tür teknolojilere ulaşamazdınız, çünkü devletin bu imkânları kullanacak altyapısı yoktu. Ama bugün, dünyada icat edilen her yeniliğe, üretilen her bilgiye, bütün dünya ile aynı anda ulaşma imkânına sahipsiniz. Bu sizler için hem büyük bir fırsat, hem de büyük bir sorumluluğu beraberinde getiriyor. İnanıyorum ki genç girişimci arkadaşlarım, çok daha kısa bir sürede bu başarının kat kat daha fazlasını elde edeceklerdir. Ve dünyanın en büyük 10 ekonomisi içine girme hedefimize ulaşacaklardır. Burada önemli olan bir diğer nokta demokrasinin yerleşmesidir. Demokrasinin kalitesini arttırmadan, güçlü bir ekonomiye sahip olmamız mümkün değildir. Altını çizerek söylüyorum ekmek, emniyet ve hürriyet birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

Bu olayların vebali hepimizin üzerinde

   Son olarak iki gözlememi sizinle paylaşmak istiyorum. Birincisi geçen Perşembe günü, İstanbul’dayken, Eminönü’nde bir piyango bayisinin önünden geçtim. Gördüklerim beni hem üzdü hem de düşündürdü. Piyango bayisinin önünde çok uzun bir kuyruk vardı ve kuyrukta bekleyenlerin çok büyük bir kısmı gençlerdi. Öte yandan televizyonda yayınlanan ve büyük paralar vaat eden yarışma programlarının giderek artması ve bunların gençler için umut kapısı haline gelmesi de ayrıca düşündürücü. Hatta bir yarışma programına başvuranların sayısı milyonu aşmıştı. Bu gençler, geleceği kısa yoldan garanti altına almak istiyorlar. Ama böyle bir gelecek olamaz. Sonra istatistiklere baktım. Yasal olarak oynatılan şans oyunlarının hasılatı 2007’de 5.2 milyar TL iken 2008’de yüzde 19 artarak 6.2 milyar TL’ye yükselmiş.

Bir diğer gözlemim hepimizi rahatsız eden bazı televizyon görüntüleri.  Sokağa dökülen gençler ve gençler arasındaki kavga. Bunun nedenleri ve sonuçları  üzerine çok şey söylenebilir, analizler yapılabilir. Ben, bu konuda  bugünün anlamına da uygun olarak tek bir şey söylemek istiyorum. Bu olayların vebali hepimizin üzerinde.  Her siyasi parti,  Türkiye’deki  bütün sivil toplum örgütleri, dernekler, bürokratlar, üniversiteler kısaca herkes sorumlu. Her kesimin ne yapması gerektiğini başka platformlarda tartışırız.

81 ilden gelen 1000 girişimci gencin vebali nedir?

   Peki, bu salondakilerin sorumluluğu nedir?  81 ilden gelen 1000 girişimci gencin vebali nedir? Türkiye’nin yeni bir başarı hikâyesine ihtiyacı var. Ve bu başarı hikâyesini her il kendisi yazmalı. Her ilde hatta ilçede bir umut rüzgârına ihtiyaç var.  Bu umut rüzgârını estirecek sizlersiniz. Unutmayın, gençlerin geleceği ülkenin, ülkenin geleceği de gençlerin geleceğine bağlıdır.  Bu geleceğin tek bir anahtarı var: O da girişimcilik. Elbette sizlere Türkiye’nin kalkınma sürecinde çok işler düşüyor. Bugüne kadar girişimcilerimiz, Türkiye’nin geri dönülemez değişim ve dönüşüm sürecinin neferleri oldular. Olmaya da devam edecekler. Ancak ben sizlere baktığım zaman başka bir şeyi görüyorum. Sizler Türkiye’nin bugünüsünüz, yarınısınız.  Önümüzdeki dönemde bayrağı sizler teslim alacaksınız.  Sizler emek verensiniz, üretensiniz, ülkeniz için fedakârlık yapan insanlarsınız. Sizler, bölgelerinizin rol modeli olacaksınız. İşte bu sorumlulukla hareket etmek zorundasınız.

Türkiye ve dünya için çaba gösterin

   Kimseyi öteki gibi görmeyin. Birbirinizi sevin, aynı fikirde olmasanız da, anlayış gösterin, empati kurun. Dünya ve Türkiye’deki adaletsizliklere katkıda bulunmayın. Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu bir Türkiye ve dünya için çaba gösterin. Hangi dünya görüşünde olursanız olun ister solcu, ister sağcı hiç fark etmez ama vicdanlı olun. Demokrasiye sahip çıkacağız, hukukun üstünlüğünü her daim savunacağız. Evet, sorunlar var mı? Var. Eksiklikler var mı? Var. Ayağımızda prangalar var mı? Var. Ama umutsuzluğa yer yok.

 
                            
                                  TOBB Genç Girişimciler Kurulu Anıtkabirde
 
Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu bir Türkiye istiyoruz

   Bizler; Cumhuriyetin kazanımlarının korunduğu, değerlerimize saygılı ve dünya standartlarında bir yaşam tarzı istiyoruz. Özgürlükler alanının genişlediği bir ülke istiyoruz.

Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu bir Türkiye istiyoruz, vehimlere kapılıp, kendi yarattığı korkularına esir olmayan, kendine güvenen bir Türkiye istiyoruz. En önemlisi 72 milyonu refah içersinde yaşayan bir Türkiye istiyoruz. Bunu da hep birlikte çalışarak başaracağımıza inanıyoruz. Bu yolda, sizlere güveniyoruz! İnanıyoruz! Gurur duyuyoruz.”

Başkandan 24 saat hizmet

0

Haber: İlker ÇAKAN  

  Amasya-Suluova Belediye Başkanı Mahmut Boz; Amasya bölgesinde bir ilk uygulama başlatarak,  belediye çalışmaları çift vardiye sistemi ile gece gündüz devam ediyor. Suluova Belediye ekipleri birçok noktada sürdürdüğü park çalışmalarını 24 saat gece-gündüz devam ettiriyor. Belediye Başkanı Mahmut Boz da, gece ve gündüz belediye çalışmalarını bizzat yerinde takip ediyor.

Türk Halk Müziği Sanatçısı Serpil Efe

0

Haber: İlker ÇAKAN

   Anadolu ezgilerinin özel sesi, türkü aşığı Serpil- Ergün Efe kardeşler;  konser, festivallerde saz ve  sözleriyle halkın ilgisini çekiyorlar. Üniversite öğretimi sırasında opera ve şan eğitimi alan Türk Halk Müziğinin sevilen yorumcusu  Serpil Efe’nin “Dönemem” ve “Yalan Dünya” adında iki albümü bulunuyor ve halk arasında “Yalan Dünya” albümünde de yer alan “Nazlı Nazlı” türküsüyle tanınıyor.  Şair ve bestekâr, Türk Hak Müziği Sanatçısı Ergün Efe’nin ise  “Darağacı”(1994),”Anadolu’yum Ben”(1998), “Güneşi Bağlasan Aya”(2001), “Haberin var mı”(2009″ adlı albümleri var.

 
                                        
                                             Şair-Bestekar Ergün Efe

Bu acıyı yeniden yaşamak istemiyoruz

0

   Büyük Marmara depremi acısının 10. yılındayız. Acımız dinmedi. 17 Ağustos Marmara depreminde ölen canlarımıza Allah’tan rahmet diliyor, 10. yılda bu büyük acıyı yeniden paylaşıyoruz.

Şehirlerimiz acıyor, şehirlerimiz korkuyor!

   Deprem kuşağında bulunan Marmara Bölgesi’nde, İstanbul’u da etkileyecek olan büyük bir deprem beklendiği herkesin malumudur. Bilim adamları araştırmalara dayalı bu ciddi uyarıyı 10 yıldır tekrarlıyor. İstanbul’un uygar ve yaşanabilir bir kent olarak varlığını tehdit eden

çok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Ülkemizi ve can güvenliğimizi tehdit eden konular hükümetin gündemine ne yazık ki, canlar yandıktan sonra geliyor.

   Hükümet deprem konusunda son derece ilgisisiz. Bilim adamları ve sorumluluk sahibi herkesin uyarısına rağmen, Deprem Master Planı’nı hayata geçiremeyen hükümet, deprem konusunda gerekeni yapmıyor. Can kayıpları yanında en az 100 milyar Dolar’lık maddi

hasarın ortaya çıkacağı muhtemel bir depremde, tarifi imkânsız manevi hasarın ise telafisi mümkün olamayacaktır. İstanbul başta olmak üzere, Türkiye’nin 50 milyonluk bir nüfusu deprem riski ile karşı karşıyadır. İstanbul bu haliyle, uzmanların iddia ettiği 7,6 şiddetindeki bir depremle baş edemeyecektir. Ne yazık ki 5 yıldır yapılan hiçbir çalışma yok! 17 Ağustos 1999 Büyük Marmara Depreminin üzerinden tam 10 yıl geçti. O gün yaşadıklarımız bugün gibi hafızalarımızda taptaze duruyor. Acılarımız hiç dinmedi.

   Tekrar pişman olmak istemiyoruz. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemimizde yaşadığımız bu tarifsiz acıdan çok büyük dersler çıkardık, kurumsal pişmanlıklarımızı telafi etmek için çok ama çok çalıştık. Deprem öncesi ve sonrası planlama çalışmalarının çok büyük bir kısmını gerçekleştirdik. 1999 Marmara depreminin ardından ilgili tüm kurumlar eksiklerini idrak etti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi de eksiklerini telafi için çok önemli çalışmalar yaptı, depremden en az zararla kurtulmanın yolları araştırıldı ve altyapı çalışmaları tamamlandı. 17 Ağustos Depremi’nin hemen akabinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde bir Afet Koordinasyon Merkezi (AKOM) kurduk ve “Mevcut Afet Önleme ve Acil Durum Müdahale Stratejileri”ni geliştirdik. Yıldız Teknik Üniversitesi ile işbirliği yaparak Zemin Çekirdek Bilgi Bankası oluşturduk.

   TÜBİTAK işbirliğiyle gerçekleştirdiğimiz Deprem Kestirimleri Projesi ve Japonya Uluslar arası İşbirliği Ajansı (JICA) ile ortak yürüttüğümüz “Mikrobölgeleme ve Afet Önleme/Azaltma Temel Planı” çalışmasıyla da; bu çalışmalar ışığında ortaya çıkan tabloya uygun çarelerin aranması için 4 üniversitemizle birlikte “Deprem Master Planı”nı hazırladık. İstanbul’un yerleşim planlarını da bu çalışmaya göre yeniden hazırladık. Bu çalışmalarda yüzlerce insanımız görev aldı, kafa yordu, araştırdı, çalıştı, çabaladı. Ancak; o kadar belediye görevlisinin, o kadar bilim adamının, o kadar STK görevlisinin, o kadar gönüllü çalışanın emeği heba olup gitti. “Deprem Master Planı” 5 yıldır devreye alınamadı.

   Hazırladığımız Deprem Master Planı ile; depreme yönelik hukuki, idari ve teknik alt yapının irdelenmesi, değerlendirilmesi ve uygulama programlarının geliştirilebilmesi için kısa, orta ve uzun vadedeki projelerin programlanması amacıyla stratejik yaklaşımların tamamını tespit ettik ve hükümete sunduk. Ama hükümet bu meseleye yeterli ilgiyi göstermedi. İstanbul’daki deprem gerçeği aciliyeti ile hazırlanan ve depremle ilgili yapılması gereken her işi gösteren Deprem Master Planı çerçevesinde, pilot bölge olarak belirlediğimiz Zeytinburnu ilçesindeki mikro bölgeleme çalışmasını tamamlama aşamasına getirerek 5 yıl önce Hükümete ve yeni belediye yönetimine teslim ettik.  Aradan 5 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen konu bıraktığımız yerde duruyor. İstanbul, bu çalışmanın sonuçlarını göremedi. Deprem için yapılan çalışmalardaki öngörülerin tam tersi yapıldı! Aradan geçen bu 5 koca yılda ilgililer; Ülkemizin ve İstanbul’un en kıymetli arazilerini yüksek yoğunluklu yapılaşmaya açarak, yanlış arazi kullanım politikalarıyla rant peşine düştü.

   İstanbul hatalı imar uygulamalarıyla konut deposuna dönüştü, bölge nüfusu kontrolsüz bir şekilde arttı. Gelinen bu şartlarda olabilecek bir depremin bilançosu hiç akıllara gelmedi.  Oysaki İstanbul’da 132 bin binanın hasar görmesi halinde ölecek insan sayısı 300 bin, yaralı insan sayısı 500 bin, evsiz insan sayısı 5 milyona ulaşır. Üstelik sadece İstanbul değil, Türkiye çöker. Türkiye’de yaşayan nüfusun yüzde 65-70’i tehdit altındadır. İstanbul çok ciddi risk altındadır. Çalışmalarda temel hedef, enkazın altına düşmüş bir İstanbul’u kurtarmak değil, İstanbul’u ve diğer şehirlerimizi enkazın altına düşmekten alıkoymaktır. Yapılabilecek çok şey vardır. Hükümet ve İstanbul Belediyesi yetkilileri, depremi gündemine almak için yeni acılar beklememelidir. Bu konunun vebali ve sorumluluğu çok büyüktür.

İstanbul’a 3. değil, 13.köprü de yetmeyecektir

0

   Yetkililer İstanbul Boğazı’na yapılacak 3. Köprünün güzergâhı için Beykoz-Tarabya veya Beykoz-Sarıyer’in düşünüldüğünü ifade ettiler. İstanbul’un artan trafik yükünün azaltılması için öncelikle, yapılan çalışmaların güzergâhının düzeltilmesi gerekiyor. Doğru güzergâh: Toplu raylı sistemlerin geliştirilmesidir. Tuzla’dan Büyükçekmece’ye kadar İstanbul’un her yerine toplu taşımanın götürülmesi gerekir. Bunun planlarını Belediye Başkanlığımız döneminde yaptık ve çalışmalarını da başlattık. Ulaşımda entegrasyonun önemini vurguladık Entegrasyon olmadan asla ulaşımda verimlilik sağlanamaz. Ulaşımda üç entegrasyonun gerçekleştirilmesi gerekir. Birincisi fiziki hatların entegrasyonu: Yani hatlar birbirlerini takip

etmeli. İkincisi zaman entegrasyonu: Birinden indiğinde vatandaşlar, bir diğer

toplu taşım aracına hemen binebilmeli. Üçüncü entegrasyon ise, ücret- bilet entegrasyonudur.

   Ulaşım alanındaki projelerimiz, sistematik bir plan ve bilimsel verilerden hareketle belirlenmiş, bunun için öncelikle Ulaşım Master Planı hazırlanmıştır. Yapılacak işlerde izlenecek yöntemler ve sistem ortaya konmuştur. Temel hedef; toplu taşımanın cazip hale getirilmesi ve hızlı, güvenli, ekonomik ve konforlu bir ulaşım sisteminin kurulmasıdır. İstanbul’da bu vasıfları taşıyan modern bir toplu ulaşım sisteminin kurulamamış olması, insanları bireysel taşımacılığa yöneltmekte, bu durum ise, günden güne artan trafikteki araç miktarına cevap vermektezorlanan bir ulaşım altyapısıyla birlikte irrasyonel bir tablo

doğurmaktadır. Toplu taşıma kavramını eksenine almayan hiçbir çözüm bu irrasyonel

tabloyu derinleştirmekten başka bir şeye yaramayacaktır.

   Boğaz’da inşa edilecek üçüncü bir geçişin mutlak suretle raylı sisteme entegre edilecek bir tüp geçit olması ve araçların değil, insanların ulaşımının temel öncelik olması gerektiğine işaret ederken, sözünü ettiğimiz olumsuz tabloyu tahkim edecek adımların atılmamasını ihtar

ettik. Sonuçta, Boğaz’dan 3. geçişin tüp tünel olmasına karar verildi ve yapımı devam ediyor. Çalışmalar artık tüp geçişle entegre sistemler üzerine yoğunlaşmalıdır. Şimdi geriye dönüp tekrar 3. köprü konusunun gündeme gelmesi, Kuzey ormanlarına göz dikilmiş olması ile ilgili

şüphelerimizi tetiklemektedir.

   Bireysel taşımacılıkta köprü geçişlerinde araç başına neredeyse 1 kişi düşmektedir. Her yıl 200 bin yeni aracın trafiğe katıldığı İstanbul’da yapılacak bir üçüncü köprü, çok geçmeden bir dördüncüsünü zaruret haline getirecektir. Bu kalıcı çözüm olmayacağı gibi, çevre ve kentsel

kalite açısından daha büyük sorunlar doğuracaktır. Diğer yandan;  arazi kullanım politikalarından kaynaklanan konut- işyeri dengesindeki bozulma, Avrupa ve Asya yakaları arasında her gün daha da artan nüfus hareketine yol açmaktadır. Bu durum ise artık

yalnızca mesai saatlerinde değil, günün her saatinde köprü geçişlerindeki trafik yoğunluğunun sebebi olmaktadır. Trafik sorununun kesin çözümü için bu yoğunluğun, fiziki hat yapımları dışında, temel plan ve konsept değişiklikleriyle de hafiflemesinin amaçlanması gerekir.

   Ulaşım Master Planı ışığında, öncelikle ve özellikle raylı sistem yatırımlarına öncelik verilmesi, ulaşım altyapısının tamamlanarak karayolu kapasitesinin artırılması, deniz ulaşımının yaygınlaştırılarak payının artırılması ve ulaşım tipleri arasında fizik-zaman-ücret entegrasyonunun sağlanması, İstanbul için yegâne hal çaresidir. Bu yaklaşımımız İstanbul’da nüfus öngörülerinin korunarak şehrin doğru planlanması hedefine yöneliktir. Yukarıdaki söylediklerimiz problemin çözümüdür. Esas olan problemi hiç üretmemektir. Bu gün İstanbul’daki her boş alan, bir rant yağmasının kurbanıdır. Bu da bütün problemlerin ana sebebi olan nüfus artışını beraberinde getirecektir. Şu anda yapılmakta olan; çılgınca her boş alanı plansız, projesiz, yüksek yoğunluklu imara açma uygulamasının getireceği sonuçların ise çözümü ya da çaresi yoktur. Mevcut anlayış ve yaklaşımla; trafik dahil tüm altyapı sistemleri çökmeye başlamış, bunun sonucunda da 3. köprüye ihtiyaç duyulmuştur. Bu anlayışla İstanbul’a 3.değil, 13. köprü de yetmeyecektir.

   3. köprü yaklaşımını kesinlikle doğru bulmuyoruz. 3. Boğaz köprüsü projesi ile kuzeyde arazi spekülasyonu ve arazi rantı oluşturulmaktadır. Bu büyük rant ile de 3 temel tehlike söz konusudur:

   1. Yeni imar rantları oluşacak.

   2. Yeşil alan katliamı ile kuzey ormanları tahrip edilecek.

   3. Su kaynakları yok olacak ( su kullanımı 2-3 kat artarken, su kaynakları azalacak ve kirlenecek).

    Kuzeydeki yeni yapılaşma ve nüfus artışının sonucunda oluşacak rant ile yeni mutlu azınlıklar türeyecek, acı bedeli ise; ulaşım yükü, çevre problemleri ve yeşil alan mahrumiyeti olarak çilekeş vatandaş ödeyecektir. Sosyal donatı alanları kalmayacağı için de, kişi başına

düşen okul, hastane, su, ulaşım, güvenlik ve eğitim ihtiyacı hızla aşağı çekilecektir.

    4. Bugün düşünülen 3. köprünün; transit geçişlerin İstanbul’un merkezine girmeden yapılması için amaçlandığı bazı yetkililerce ifade ediliyor ve bunun İstanbul trafiğini rahatlatacağı söyleniyor. Bu izah doğru değildir. Bu gerekçe yeterli değildir. Transit geçişler İstanbul trafiğinin % 1’ini oluşturuyor. Bu durum trafik problemini çözmez, sadece problemi gözden saklar ve çözümü çok ileri tarihlere erteler. Problemi büyütür, çözüm maliyetini artırır.

Çözüm: Toplu taşımadır

    5. Problemin temel sebebi olan nüfus artışı tetiklenecektir. Esas olan problemin ortaya çıkmadan önlenmesidir. Bunun yolu da 3. köprü değil, nüfus artışının önlenmesidir. Bu da imar planlarının istikrarı, İstanbul’un hayat standardının yükseltilmesi hedeflenerek olabilir.

Esas olan; yüksek şehir standardı üretmek ve doğru planlama ile İstanbul nüfusunu tedricen azaltmaktır. Ayrıca şu anda devam eden yüksek yoğunluklu yapılaşma rantından vazgeçerek 3. köprüye ihtiyaç bırakmamaktır. İlle de 3. köprü yapılması gerekir ise mutlaka ray geçişi de olmalı ve raylı sisteme entegre edilmelidir. Ayrıca 1. köprünün hemen yanına inşa edilmelidir.

 

error: Content is protected !!