Salı, Mart 31, 2026
tr
Ana Sayfa Blog Sayfa 310

4. İstanbul Forumu

0

Haber: İlker ÇAKAN

   Türkiye-Afganistan-Pakistan iş dünyası çatı kuruluşları arasında ortak forum oluşturmak ve bu vesileyle üç ülke arasındaki ekonomik ve ticari ilişkileri geliştirmek amacıyla 26 Ekim 2007’de oluşturulan “Türkiye, Afganistan ve Pakistan arasında Ekonomik İşbirliği için İstanbul Forumu”nun dördüncü toplantısı 25 Ocak 2010 Pazartesi günü İstanbul’da yapılacak.

   Forum kapsamında TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu’nun ev sahipliğinde  25 Ocak 2010 Pazartesi günü, saat 12.30’da Esma Sultan Yalısı’nda; Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Afganistan Dışişleri Bakanı Dr. Zalmai Rassoul, Pakistan Dışişleri Bakanı Şah Mahmud Kureyşi, Afganistan Ticaret ve Sanayi Odaları (ACCI) Başkanı Sher Khan Farnood ve Pakistan Ticaret ve Sanayi Odaları Federasyonu (FPCCI) Başkanı Sultan Ahmed Chawla’nin katılacağı yemekli bir toplantı düzenlenecek.

 

Küçük hesaplar

0

   Hepinizin bildiği gibi Kemerde 7 Şubat tarihinde Esnaf ve Sanatkarlar Odası seçimleri yapılacak. Ben bu seçimlerdeki iki adaydan birisiyim. Bu nedenle yaklaşık on beş gündür bu köşede şiir bile yayınlamıyordum. Kim bilir beklide birileri, beş yılı aşkın bir süredir sizlerle şiire gönül veren yüreklerin sesini paylaşmamı, zaman zaman yayınladığım taşlama şiirlerimi haksız rekabet ürünü olarak algılar diye. Şahsıma yapılan  eleştiriler seviyesinde kalsa, uzun yıllardır güzellikleri paylaştığım Kemer Gözcü Gazetesine intikal etmeseydi, yine de bu satırları şu an okumuyor olacaktınız.   

   Toplumda hiç kimsenin hiç kimseye yalakalık etmek gibi bir görevi yok. Hiç kimseyi de size yalakalık yapmıyor diye cezalandıramazsınız. Bu doğru olmaz. Her insan bilgi sahibi olduğu konularda, doğru bildiklerini çevresine aktarır, bu da onun en doğal hakkıdır. Tercih vatandaşındır. Ancak bunu yaparken üslup ve davranışlarınıza dikkat etmeniz gerekir.  

   Her vatandaş; içinde bulunduğu toplumda duygu ve düşünceleri doğrultusunda demokratik mücadelesini sergiler. Bir yerlere aday olabilir, destekleyebilir, karşı tavır sergileyebilir bu her yurttaşın en doğal hakkıdır. Ama elinizde bulundurduğunuz bu demokratik hak size; çevrenizdeki insanlara saygısızlık etme hakkını vermez.

   Yaklaşık on gündür bir dev muhabbeti aldı gidiyor. Olsun. Bu her zaman böyledir amacı üzüm yemek olmayanlar konuşacaklardır. Ben bu söylemde; Esnaf ve Sanatkar camiasının çok ciddi bir potansiyel olduğunu, bu gücü harekete geçirmek gerektiğini vurguladım. Kim bilir beklide şair olmanın verdiği bir alışkanlıktı. Konuyu mecaz söylem tarzıyla sizlere aktarmak, karalamak anlamaya çalışmaktan kolaydır, her zaman. Biz kolay olanı seçmeyeceğiz hiçbir zaman. Sizlere konuyu detaylarınla da anlatacağız önümüzdeki günlerde.

   Bu öyle bir proje ki Kemer Esnaf ve Sanatkarını büyük alış veriş merkezleri ile rekabet edebilir konuma getirecek. Esnaf ve Sanatkar büyük mağazaların istilası altında ezilmeyecek. Bunu başardığımız günden itibaren artık Esnaf ve Sanatkârlarımızın çeki yazılmayacak, senedi protesto olmayacak. Bu güç birlikten doğacak. Bu gücü hepimiz bir çatı altına toplanarak yaratacağız. Ya bunu başaracağız ya da son yıllarda daha da zorlaşan ağır koşullar altında ezildikçe ezileceğiz.

   Yaratıcı ve dürüst insanlar; toplum için iyi şeyler üretme çabasıyla çırpınırlar. Yeteneksizler toplum içinde dedikodu üretilirler.

        

 

 

  

TOBB Başkanı M.Rifat Hisarcıklıoğlu: “Güçlü ekonomi ve kaliteli demokrasi”

0

Haber: İlker ÇAKAN

   TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu; bir gazetede hakkında yayınlanan iddialar nedeniyle 22.01.2010 Cuma günü saat 14.00’de TOBB Birlik Merkezinde düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi;

Hayret ve dehşetle karşılıyorum
    “Değerli basın mensupları  Hoşgeldiniz, Bugün sizlerle, bir şikâyetimi ve demokrasimiz adına, bir üzüntümü paylaşmak üzere toplanmak istedim. Son zamanlarda, millet iradesine müdahaleyi amaçlayan, çeşitli senaryoların kamuoyunda sıklıkla yeraldığını görmeye başladık. Bu kirli planlara, adımın karıştırılmasını, hayret ve dehşetle karşılıyorum.

16 Haziran 2001’den bu tarafa TOBB başkanıyım
   16 Haziran 2001’den bu tarafa TOBB başkanıyım. Bu süre zarfında, hükümetler geldi geçti. Ben, hep aynı ilkeler doğrultusunda çalıştım. İş dünyamızın sorunlarını, önerilerini, halktan yetkiyi almış ve karar alıcı konumundaki, siyasetçilere ilettim. Siyaseti, toplumsal tercihlerin belirlendiği bir alan olarak gördüm. TOBB’un varlık nedenini ve camiamızın istek ve beklentilerini, her zaman esas aldım. Bunu yaparken, siyasetin alanıyla, kendi görev alanımı, birbirine karıştırmamaya özen gösterdim. Bu sorumluluğun bilincinde oldum.

Bu çamur benim üzerime yapışmaz
   Ülke meselelerinin çözüm yerinin, sadece demokratik platformlar olduğuna inandım. Daha düne kadar, hükümetin yandaşı olarak nitelendiriliyordum. Şimdiyse, darbecilikle ilgili iddialara maruz kalmaya başladım. Ben, darbe yapmayı, vatana ihanet kabul ederim. İhanete teşebbüs edenlerin yanında da olmam, olamam. Bu konuda net olarak şunu söyleyeyim; bu çamur benim üzerime yapışmaz.

Sorgulamadan yayınlamasından şikayetçiyim
   Bugünkü Taraf gazetesinde yayınlanan bir habere göre; birileri darbe yapıp, yeni bir hükümet kurup, Başbakanlığa da beni getireceklermiş. “Balyoz harekat planı”nı ilk kez basından duydum. Darbe planı hazırladığı söylenen şahısları da tanımıyorum. Buna rağmen, demokrasi karşıtı planlara, ismimi karıştıranlardan şikayetçiyim. Sadece iddialara dayalı linç fetvaları yayınlanmasından, şikâyetçiyim. Bulanık suda balık avlamaya çalışanların oltasına takılanlardan ve gazetecilerin de, bunu sorgulamadan yayınlamasından şikayetçiyim. Gerekli hukuki süreci de başlatmış bulunuyorum.

Sadece adaletin yanında oldum
   Ben; ailesi, 1960 ihtilali, 1971 muhtırası ve 1980 askeri darbesinde; şahsen ise 28 Şubat sürecinde ciddi zarar görmüş biriyim. Demokrasi karşıtı hiçbir hareketin, içinde, önünde, arkasında, hatta dedikodusunda bile yer almadım. Hayatım boyunca Allaha çok şükür, ne zulmeden oldum, ne de zalimlerden merhamet isteyen oldum. Sadece adaletin yanında oldum.

Zulüm ile de abad olunmaz
   Büyük Türk bilgini Farabi’nin bir sözünü sizlere hatırlatmak isterim ” ancak, özgür birey ve toplumlar ahlaklı olabilir” Türkiye’nin sorunlarının çözümü, meşruiyet dışı yollarda aranmamalıdır. Darbe tezgâhları ne kadar namussuzluk ise, haysiyet cellatlığı da, o kadar namussuzluktur. İkisi de zulümdür. Zulüm ile de abad olunmaz. Ben ülkemin her karışını geziyor ve şunu her fırsatta ifade ediyorum “Adaletsizlik, zulüm ve korku üzerine kurulan bütün sistemler, yok olmaya mahkûmdur. Şimdi bu vesileyle; bu ülkeyi ihtiraslarından daha fazla seven herkesi, bir kez daha; demokrasiye sahip çıkmaya, hukukun üstünlüğünü korumaya, birbirine çamur atmamaya, linç fetvalarına son vermeye, bilgi kirliliğini önlemeye, vicdanına kulak vermeye, fitne ve fesattan vazgeçmeye, ülkemizin kurumlarını yıpratmamaya, her kurumu da, şeffaf olmaya davet ediyorum.

Ülkemizi ve 72 milyonu zenginleştirmek istiyoruz
    Zira, bu ülke hepimizin, gidecek başka bir yerimiz yok. Açıktır ki, olup bitenin, aş, iş ve ekmek kavgasıyla bir alakası yoktur. Ama biz; aş, iş ve ekmek kavgası vermek istiyoruz. Ülkemizi ve 72 milyonu zenginleştirmek istiyoruz. Bunun içinde; Türkiye’nin tek çıkış yolu var. Güçlü ekonomi ve kaliteli demokrasi. Bu yüzden, herkesin hesap sorabildiği ve hesap verebildiği, birinci sınıf bir demokrasi istiyoruz. Birilerine imtiyaz sağlamak için değil herkes için özgürlükleri esas alan bir demokrasi istiyoruz. Demokrasiye sahip çıkmanın yolu; darbeyi ve her türlü darbe teşebbüsünü lanetlemek ve darbecileri cezalandırmak kadar, sağduyulu olmak, hukukun üstünlüğünü korumak, kurumların ve kişilerin, saygınlığını da yıpratmamaktan geçer. Demokrasi ve hukuk çıtasını yükseltmek, hukuk dışına çıkarak, birilerine çamur atmakla olmaz. Makamı, rütbesi, görevi, ismi, aidiyeti ne olursa olsun, hiç kimse demokrasinin ve hukukun dışına çıkamaz.

Şeffaf olmayan her olay ve kurum fitneyi besler
   Bu noktada hukukun üstünlüğüne ve yargıya olan inancımız tamdır. Ama herkes mutlaka şeffaf ve açık olmalıdır. Şeffaf olmayan her olay ve kurum fitneyi besler. Ortam, haysiyet cellâtlarına kalır. İsteyen, istediği kadar demokrasi dışı hayaller kurabilir, hezeyanlarda bulunabilir. Ama benim, içinde milletimizin yer almadığı, hiçbir hayalim olmadı. Benim adımı, bu fitneye karıştıranlara, hakkımı helal etmiyorum. Allah, herkese zihin açıklığı versin.”

 

Barış arayan Lübnan

0

   Lübnan’ın kelime olarak anlamı Finikelilerden gelmektedir ve “Beyaz Dağ” anlamındadır. Ülkeyi kuzey güney istikametinde kesen Lübnan dağları, ülkeye ismini vermekle kalmaz aynı zamanda dağlık coğrafi yapının getirdiği iklim, sosyal yaşantı ve askeri faaliyetler bakımından da yakın çevresinden farklılaştırır. Ayrıca bu dağlarda yetişen bir ağaç türü olan sedir, Lübnan bayrağının merkezinde yer almaktadır ve altı bin yıllık bir tarihi sembolize etmektedir. Köklü geçmişine rağmen ülkenin gündemi ise son derece kırılgandır ve adeta her gün savaş ve barış arasındaki tahterevallide gidip gelmektedir. Lübnan’ın bugününü anlamak üzere geçmişine kısaca göz atmak gerekir.

   Lübnan, Yavuz’un Mısır seferinden birinci dünya harbinin sonuna kadar yaklaşık dört yüz sene Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetinde kalmıştır. 1920’de Fransız mandasına giren ülkede 1926 yılında Lübnan Cumhuriyeti ilan edilse de bağımsızlığına ancak 1943 yılında kavuşmuştur. 1946’ya kadar ise Fransız askeri varlığı devam etmiştir. 1948 yılında Arap-İsrail savaşının ardından İsrail devletinin kurulması sonucu Filistinli mülteciler ülkeye akmaya başlamıştır. 1958 yılında hükümetin yardım talebi üzerine 5000 Amerikan askeri ülkede konuşlandırılmıştır.

   Filistinlilerin ikinci dalgası 1967’deki altı gün savaşından sonra gelmeye başlamış ve bundan sonra Yaser Arafat’ın Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) İsrail’e saldıralar için ülkeyi bir üs olarak kullanmaya başlamıştır. 1975’de karşılıklı olarak Hıristiyan ve Müslümanların öldürülmesi ile Lübnan iç savaşı başlamış, 1976 yılında cumhurbaşkanının daveti ve Arap zirvesi kararıyla Suriye ordusu taraflar arasında barış sağlamak için ülkeye girmiştir. Ne var ki FKÖ’nün İsraillilere karşı eylemleri sonucunda İsrail de 1978 yılında güney Lübnan’ı işgal etmiş, 2000 civarında insan ölmüştür.

   Bunun üzerine Birleşmiş Milletler İsrail’in geri çekilmesini istemiş ve bunu takip etmek üzere Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücünü oluşturmuştur. 1982 yılında FKÖ ve İsrail arasındaki çarpışmaların şiddetlenmesi üzerine BM güvenlik konseyi tüm tarafları ateş kes yapmaya çağıran kararını yayımlamış ancak bir gün sonra İsrail tekrar Lübnan’ı işgal etmiştir. Hıristiyan militanların 800 Filistinliyi topluca katletmesinden sonra hükümetin talebi üzerine Amerikan, Fransız ve İtalyanlardan oluşan barış gücü Beyrut’a gelmiştir. 1983 yılında İsrail ülkeden kısmen çekilmiştir. Yılın sonlarına doğru ise iki ayrı bombalı saldırıda 241 Amerikan, 56 Fransız askeri öldürülmüştür.

   1984 yılında Amerikan askerleri ülkeyi terk etmiş, ancak hizipsel çatışmalar beş yıl daha kötüleşerek devam etmiştir. 1989 yılında “Taif Anlaşması” ile iç savaşın sona erdirilmesi için ilk adım atılmış 1991 yılında Hizbullah haricindeki tüm militan gruplar silahsızlandırılmıştır. 1993 ve 1996 yıllarında İsrail, Hizbullah üslerine yönelik olarak saldırılarda bulunmuş, 2000 yılında ise 17 yıllık işgali sona erdirerek ülkeden geri çekilmiştir. 2005 yılında eski başbakan Refik Hariri’nin Beyrut’ta bombalı saldırı sonucu öldürülmesinden Suriye sorumlu görülmüş ve uluslar arası baskılar sonucu Suriye askerleri ülkeden çekilmiştir.

   2006 yılında Hizbullah’ın iki İsrailli askeri kaçırması üzerine İsrail hava ve denizden ülkeye geniş çaplı bir saldırıda bulunmuştur. Ancak Hizbullah’ın küçük çaplı füzelerle karşılık vermesi ve direnmesi Arap dünyasında başarı olarak yorumlanmıştır. Bu savaşın ardından 1701 sayılı güvenlik konseyi kararı yayımlanmış, BM gücü tekrar yapılandırılmış ve büyütülmüştür. Bu tarihten itibaren Türkiye’de barış gücü içerinde görev almaya başlamıştır. 2008 yılında Hizbullah ile Sünni ve Dürzi milisler arasında cereyan eden çatışmalarda en az 80 kişi ölmüş, iç savaşın geri gelmesinden korkulmuştur.  2009 yılı haziran ayında yapılan seçimlerin ardından beş ay sonra 14 Mart Koalisyonu lideri Saad Hariri başkanlığında hükümet kurulabilmiştir.

   Görüldüğü üzere Lübnan’ın yakın tarihi çekişmeler, çatışmalar ve değişik aktörlerin güç mücadeleleri ile geçmiştir. Lübnan halkı barışa açtır aslında. Sessiz, çatışmasız geçen günler, haftalar garipsenmekte ve genellikle kısa bir süre içerisinde yeni çatışmaların yaşanacağı öngörülmektedir her defasında. Aslında kabullenmeye daha fazla eğilimin olduğu şey savaş değil barıştır, şüpheyle yaklaşılsa bile. İstikrarsızlık barışın tesisinde bir engel olarak durmaktadır.

   Ülkenin istikrarsız durumunun en önemli gerekçesi olarak devlet otoritesinin bilinen anlamda bir devlet işlevini yürütecek biçimde şekillenmemiş olması sayılabilir. Dinsel ve mezhepsel olarak bölünmüş ülke halkının aidiyet duygularında ve bu grupların liderlerinde genel ülke çıkarından ziyade bu grupların çıkarlarını önde tutmaları, merkezi güçlü devletin hayat bulmasını neredeyse imkânsızlaştırmaktadır. Dolayısıyla iç ve dış politika konularında istikrarsız bir devlet görüntüsü ortaya çıkmaktadır.

   Diğer yandan ülkeden eksik olmayan yabancı ülke askeri varlığı ve çeşitli organizasyonlar faaliyetleri, ülke içindeki grupların birbirleri ile yakınlaşması ve bütünleşmesinden çok kendilerini diğer gruplara karşı güçlendirebileceğini düşündükleri yabancı ittifaklar aramalarına ve ayrışmalara yol açtığı düşünülmektedir. Devlet olarak Lüban’ın İsrail ile aralarında bir savaş durumu söz konusu iken, iç savaş döneminde bazı grupların İsrail ile işbirliği içinde olması ve İsrail tarafından desteklenmesi, konunun anlaşılması için yeterlidir.

   Birinci dünya savaşı sonunda Osmanlı topraklarından koparılan ve Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın başına geçmeyi umduğu Büyük Suriye devleti, Fransız mandasına bırakılınca hayal olarak kalmış, Lübnan’da bu topraklardan ayrılarak Hıristiyanların yönetime egemen olduğu ayrı bir devlet olarak kurulmuştu. Günümüzde halen, yönetimde ve ekonomik hayatta geçmişten gelen ayrıcalıklarını kullanan küçük bir azınlığın pastadan büyük payı aldığı gözlenmektedir. Uzun vadeli olarak Lübnan’ın en büyük açmazının bu sorun olacağı tahmin edilmektedir.

   Zira Müslümanlar, özellikle Şiiler nüfus olarak en büyük grup olmalarına rağmen siyasi ve ekonomik hayatta bunun karşılığını alamamaktadırlar. İsrail işgaline karşı direniş maksadıyla İsrail ordusuna karşı yaptığı eylemleri nedeniyle batı dünyasında terörist bir örgüt olarak görülmesine rağmen Lübnanlı Şiilerin en önemli siyasi hareketi olan Hizbullah, “dünyadaki bütün ezilenlerin çıkarlarına ve toplumsal, ekonomik ve siyasi adalete kavuşmaları için sürekli devrime hizmet eden bir parti” olarak tanımlanmaktadır.  Hizbullah, siyasal alanda Lübnan siyasi sistemi ile teorik problemleri nedeniyle gücü ile doğru orantılı olarak yer almamaktadır, ancak sosyal alanda özellikle güney Lübnan’da ciddi bir yer sahibidir.

   Lübnan’da sosyal ve ekonomik hayatta eşitsizlikleri gidermeye yönelik, hak arama mücadelesinin ileriki dönemlerde yaşanması muhtemeldir ancak Hizbullah’ın bu mücadelede kullanacağı yöntemin şiddetten uzak ve diyaloga dayalı olması beklenmektedir. Zira Hizbullah  “Lübnan’ı oluşturan ve her biri farklı ideolojiye kafa yapısına, anlayışa, bakış açısına be inanç sistemine sahip on sekiz mezhep arasında diyaloğun mümkün olduğunu” ileri sürmektedir.  2008 yılında batı Beyrut’ta yaşanan çatışmalarda kuruluşundan itibaren ilk defa ülke içi gruplarla çatışmaya girmiş olması Hizbullah’ın kuruluş felsefesine ve imajına hasar verdiği ve 2009 seçimlerinde bunun olumsuz etkisini yaşadığı düşünülmektedir. Benzer bir olayın yakın gelecekte tekrar etmesi ise beklenmemektedir.

   Lübnan, Hizbullah ve İsrail arasındaki mevcut statükonun da en azından sıcak çatışmalar ile bozulması beklenmemektedir. 1978 yılında kurulan Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Barış Gücü 2006 yılına kadar bölgedeki saldırıları ve tekrarlayan işgalleri önlemede yetersiz kalmıştır. Ancak 2006 savaşının ardından 1701 sayılı kararla adeta yeni baştan yaratıldığı ve büyüdüğü, Litani nehrinin güneyinde kalan bölgede Lübnan ve İsrail arasında güvenliğin sağlanmasında önemli katkıda bulunduğu görülmektedir. Tarafların genel olarak mevcut durumdan memnun oldukları söylenebilir.

   İsrail işgalinde olan Gajar köyü ve Şabaa Çiftlikleri bölgeleri halen ihtilaflı sınır konuları olarak beklemektedir ancak bu sorunlar askeri faaliyetlerle değil politik araçlarla çözülmeye çalışılmaktadır. Hizbullah’ında şimdilik İsrail’le bir savaşa sebep olabilecek bir eylemden kaçındığı, mevcut durumu devam ettirmeye çalıştığı söylenebilir. 2009 Temmuz ayında Khirbat Silim’de Hizbullah üyelerine ait bir evde meydana gelen patlama sonucunda 1701 sayılı BM kararına aykırı biçimde, Lübnan ordusu dışında Litani nehrinin güneyinde silah bulundurulduğu ortaya çıkmasına rağmen, yakın zamanda Hizbullah İsrail’e karşı doğrudan bir eylem içinde bulunmamıştır. 2009 Eylül ayında Sur’un güneyinden İsrail’e atılan roketlerin arkasından da Filistinli radikal gruplar çıkmış, İsrail’in bu saldırılara karşılığı da oldukça sınırlı kalmıştır.

   ABD başkanlık seçimleri sonucunda Ortadoğu bölgesinde esmeye başlayan olumlu rüzgârların, İsrail-Lübnan (Hizbullah) çatışma olasılığını minimize ettiği, buna karşılık İsrail’in hasmını sınırlayıcı-önleyici faaliyetlere öncelik verdiği düşünülmektedir. Kasım ayı başında İsrail’in, İran’dan Hizbullah’a silah sevk edildiği iddiasıyla, Kıbrıs açıklarında uluslar arası sularda Francop isimli gemiye baskın düzenleyerek, kargo içinde saklanmış yüzlerce ton silah bulunduğunu ileri sürerek bunlara el koymuştu. Bu hamle, İsrail’in askeri harekâtlarına alternatif olarak hasımlarının güçlenmesini önleyici-sınırlayıcı tedbirler uygulamaya başladığı şeklinde yorumlanabilir.     

 

______________________________       

 UNIFIL, Culture of Lebanon, 2009

 Alagha Joseph, Silahlı Mücadeleden İktidar Partisine Hizbullah, 2006, sf.125

 Alagha Joseph, a.g.e., sf.173

 The Daily Star, 19 Temmuz 2009

 Al-Manar TV, 13 Eylül 2009

 Jerusalem Post, 3 Kasım 2009

Derepazararı Kaymakamı Ali İkram Tuna: “Vatandaş odaklı yönetim”

0
Haber-Röportaj: İlker ÇAKAN

   Rize’nin il merkezine en yakın, küçük ve şirin ilçesi Derepazarı’ndayız. Kendisini en iyi şekilde yetiştirmiş, yönetimin teorisini ve pratiğini içselleştirmiş, görev ve sorumluluk bilinci yüksek, birey-vatandaş odaklı eğitim ve yönetim anlayışını savunan İlçe Kaymakamı Ali İkram Tuna’yla yerel kalkınma ve mülki idare amirlerinin rolü hakkında konuştuk.

   Türkiye’nin son yıllarda çok yönlü ve çok kapsamlı bir değişim-gelişim, hatta dönüşüm süreci içerisinde bulunduğunu belirten Kaymakam Tuna, bu değişimin etki ve boyutlarının ülke coğrafyasının her noktasında, bölge-il-ilçe ve köy düzeyinde görünürlüğünün arttığını somut örnekler ve istatistikî veriler üzerinden gösterdi. Derepazarı Kaymakamı Ali İkram Tuna sözlerini şöyle sürdürdü;

 
                                 
                                                         Derepazarı ilçesi
 
   “Derepazarı son iki yılda hem fiziki hem sosyal gelişme hususunda tam bir atılım içerisinde. Kaymakamlık, belediye, işadamlarımız ve sivil toplum örgütlerimiz hep birlikte ilçemizin örnek bir yerel kalkınma modelinin birer saç ayağı olduk.

   Ben ilke olarak yerel kalkınmanın yerel dinamiklerle gerçekleştirilmesinin gelişmenin sürdürülebilirliğini sağlamak anlamında elzem olduğunu düşünüyorum. Merkezi bütçeye veya dışsallıklara bel bağlamak uzun dönemde hayal kırklığından öte bir anlam ifade etmez. Dışarıdan birilerinin gelerek ilçe sorunlarını çözmesini beklemek doğru değil. Bir yörenin gelişerek güzelleşmesi öncelikle o yörenin sakinlerinin bir sorunudur ve çözümüne yönelik olarak ta asıl inisiyatif burada teşekkül etmelidir.  

   Yöre sakinleri her türlü girişimin ya bizzat girişimcisi, ya plancısı, ya finansörü yada uygulayıcısı olmak zorundalar. Eğer bunların hiçbiri mümkün değilse de en azından bu planlama-uygulama-finansman hususlarında sorumluluk üstlenenleri en üst düzeyde motive etmeliler-edebilmeliler.

Peki, mülki idare amirlerinin buradaki rolü nedir?

   Mülki idare amiri, yani kaymakam ve valilerimiz bu sürecin her aşamasında varlar ve olmak zorundalar. Her kesime eşit mesafede olmaları, eğitim düzeyleri ve tecrübeleriyle yerel kalkınmanın geride kalmasını bilen önderleridirler. Sorunların tespitinde, alternatif çözümlerin oluşturulmasında ve doğru yöntemlerin uygulanmasında mülki amirlerin diğer meslek gruplarıyla kıyaslanmayacak bir farkları var. Zaten bu yüzden de bugün Ankara’daki hemen hemen tüm idari kurumların tepe yönetiminde kaymakam kökenli yöneticiler bulunmaktadır. Bugün ülkemizdeki bütünsel kalkınmadaki payları da çok açık. Ancak en nihayetinde yapabilecekleri bütçe ve insan kaynaklarıyla sınırlı.

Derepazarı’nda yapılanlara gelince; “Bu dönüşüm” tabirini kullanmanızı gerektiren şeyler nelerdir? Kısaca özetlermisiniz?

   Derepazarı’nda ki en büyük yatırım olarak Belediye Başkanımızın takdire şayan çabasıyla bitmek üzere olan dolgu alanını saymak lazım. Zira ilçemize kazandırılan yaklaşık 300 dekarlık bu alan bırakın 8.500 lük Derepazarı’nı, orta büyüklükteki bir il belediyesi bile kolay kolay dolduramaz. Bu dolgu alanı üzerinde ilçenin çehresini bir bütün olarak değiştirecek sportif ve sosyal tesisler yapılacak. Sentetik çim sahasının bir kısmı da bitmek üzere. Çocuk parkları ve dinlenme alanları da sırada.

   Yine bu sene ilçemize muazzam katkılarda bulunan hayırsever işadamımız Turgut Kıran Beyefendinin yaptırdığı ve açılışı Sayın Başbakanımız tarafından yapılan en son  teknolojilerle donatılmış Turgut Kıran Denizcilik Yüksek Okulu ile Öğretim Görevlileri Lojmanı ve Şadan Bayraktar tarafından yapılan Arif Bayraktar Yüksek Öğrenim Öğrenci Yurdu ilçemizin fiziki ve sosyal gelişiminde bir dönüm noktası teşkil edecektir. Biz bu tesisleri yapan işadamlarımıza tekrar teşekkür etmeyi bir borç biliriz. Köylere yönelik olarak ta Kaymakamlığımızca yürütülen KÖYDES kapsamında şimdiye kadar 1.800.000 TL. ödenekle köylerimizin neredeyse tüm altyapı sorunları giderilmiş, bütün grup köy yolları ya yol betonu veya asfaltla kaplanmıştır. Buna ilaveten AB Hibe Programından faydalanarak 283,500 Euro kaynak sağladık ve böylece 3 köyümüzün doğal arıtmalı kanalizasyon sistemini kurduk.

   Ulaştırma Bakanlığıyla yapılan protokolle internet evi, Türk Telekom’la yaptığımız protokol kapsamında kamu internet erişim merkezi kurduk. Bu her iki merkezden tüm vatandaşlarımız oldukça ferah ve öğrenmeye elverişli ortamlarda gelişmiş bilgisayarlarda bilgisayar eğitimi alabilecekler ve internete sınırsın erişebilecekler. Hükümet Konağımızı önemli ölçüde restore ederek modernleştirdik. Yine okullarımızın modernizasyonu için yerel kaynaklarla ciddi bir fon oluşturduk ve çocuklarımızın hizmetine sunduk. Okul kütüphanelerine yaklaşık 6.000 kitap takviyesi yaptık.

Tabi kriz dönemi; işsizlik ve muhtaçlık artıyor. Bunlarla ilgili yaptıklarınız?

   Biz klasik tabiriyle balık vermeyi değil, tutmayı öğretme amacındayız. Kısa dönem ihtiyaçları gidermekten bazen meslek kazandırmaya ve meslekten geçimini sağlamayı öğretmeye zaman ve kaynak ayırmakta zorlanıyoruz.  İŞKUR-SYDV ve Halk Eğitim Müdürlüklerimizin işbirliğiyle hediyelik eşya üretimine yönelik programlar yaptık ve bu programlara katılan kursiyerlere aylık 350 TL. ücret ödedik. Yani toplam 40 vatandaşımıza ücret karşılığında meslek kazandırdık ve kendilerinin ihtiyaç duyacakları üretim makinelerini aldık.

   Yine SYDV fonlarıyla fakru- zaruret içerisindeki 10 vatandaşımıza 12 yıllığına birer dönümlük kurulu likapa bahçesi yaptık ki bu modelimiz belki ülkemizde örnek bir model olarak yaygınlaşacaktır. İlerde bu 12 yıl sonunda her bir üreticinin kazanacağını beklediğimiz para toplam 80.000 TL civarında olacaktır. Toplumda özellikle özürlülerimiz-yaşlılarımız ve muhtaç vatandaşlarımıza dönük birçok hizmetimiz var ama bunların olabildiğince bilinmemesinde fayda görürüz.

Yönetim anlayışınızı kısaca anlatırmısınız?

   Yönetim anlayışımız ve ilkelerimizi katılımcılık ve halka yakınlık, şeffaflık ve hesap verebilirlik, yönetişim, stratejik planlama ve performans denetimine dayalı olma ve bütünsel bir hizmet anlayışı olarak özetleyebiliriz. Bir de yerel sorunların çözümünde daha öncede bahsettiğim gibi hizmetten esas faydalanacak olanların katkısını maksimize etmek.

2010 yılı hedef ve beklentileriniz nelerdir?

   2010 yılı hedeflerimizi ise şöyle özetleyelim. Kent kültürünü geliştirmeye yönelik sosyo-kültürel faaliyetlerin düzenlenmesi,  Kurumsal hizmet ve üretkenlik kapasitesinin geliştirilmesi, Ulusal ve uluslararası hibe ve finansman programlarından en üst düzeyde faydalanılması, kamu ve özel sektör kuruluşlarının aktif işbirliğiyle yerel dinamiklerin harekete geçirilmesi ve bütüncül bir yerel kalkınma sürecine ivme kazandırılması.”

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

    
                       
                                    



Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: kerim AKYILDIZ, 24.01.2009 16:02:06:
ŞAHSIM OLARAK DEREPAZAR LIYIM GÖLCÜKTE İKAMET ETMEKTEYİM.HER YAZ AYLARINDA DEREPAZARINA GELİRİM NE KADAR SILA DA OLSAK KOPAMAYIZ KRİTERLERM FORMATLARIM İZİN VERMEZ.SEVGİ SAYGILAR.TEŞEKKÜRLER.

Kemer Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Adayı Bolat Ünsal: Esnaflara hizmet götüren bir kurum modeli

0

Haber-Röportaj: İlker ÇAKAN

  Antalya-Kemer Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifi Başkanı Bolat Ünsal, 7 Şubat 2010 tarihinde kongresi yapılacak olan Kemer Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanlığı için aday oldu.Kemer Esnaf ve Sanatkarlar Odasının yaklaşık 1.050 üyesi olup, Kemer Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifinin ise yaklaşık 850 üyesi var. Kooperatif Başkanı Bolat Ünsal, sevecen ve şair ruhlu, sosyal zenginliği özelliği ile üyelerinin sevgisini ve takdirini kazanmış, adeta onlarla bütünleşmiş.

Türkiye’ye örnek olabilecek bir projedir

  Kemer  Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifi Başkanı Bolat Ünsal, Kemer Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanlığına aday olması nedeniyle yaptığım röportajda  şunları söyledi;

“Farklı platformlarda hizmet ettim. Projelerimle esnafın karşısına çıkacağım. Esnaf ve sanatkarı büyük alışveriş merkezleri ile rekabet edilebilir konuma getireceğiz. Bu proje Türkiye’ye örnek olabilecek bir projedir. Başka bir deyişle bir sürü küçük balıktan, büyük balık yapacağız. Esnaf Odasını sadece aidat toplayan bir kurum olmaktan çıkarıp, esnaflara hizmet götüren bir kurum modeline sokacağız.”

Türkiye Kızılay Derneği Genel Başkanı Tekin Küçükali: Türk milletinin merhamet eliyiz

0

Haber-Röportaj: İlker ÇAKAN

   Sosyal alanda birçok sivil toplum kuruluşlarında kuruculuk ve yöneticilik görevlerinde bulunan Tekin Küçükali; Sürmene Kültür ve Yardımlaşma Derneği başkanlığını yaptığı dönemde bir ilke öncülük yaparak Karadeniz’de organize şenliklerin yapılmasını sağladı.Trabzon’lu dernekleri İstanbul’daki başkanları birlikte  bir ilki gerçekleştirerek 67 derneğin katılımıyla  birleşik dernekler birliğini kurdu..Karadeniz orkestrasını kurarak yöresel enstrümanlarla istiklal marşımızı icra ettirdi.

   Karadeniz Vakfı başkan yardımcılığı, Avrasya Bir Vakfında kurucu üyelik ve genel sekreterlik görevi yaptı.Yardımlaşamaya ve yardımlaşma kuruluşlarına büyük önem veren Tekin Küçükali 2003 yılında Türk Kızılay yönetim kurulu üyeliğine seçildi. 2005 yılına kadar bu görevi yürüttükten sonra 2005 yılında Türkiye Kızılay Derneği Genel Başkanlığına seçildi. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma konusunda ülkemizde bir ekol olan, Türkiye sevdalısı Türkiye Kızılay Derneği Genel Başkanı Tekin Küçükali; Türkiye Kızılay Derneği konulu yaptığımız röportajda şunları söyledi;

Yeni bir anlayış getirdik

   “Bizden önce afet, olduktan sonra, bizden sora afet olmadan önce gündeme geliyor.Bunlara afet önce ve sonra yapılacak işlerdir.Türkiye’de afetten sonra iyileştirici çalışmalar yapılmaktadır. Biz buna yeni bir anlayış getirdik. Pilot bölge olarak İstanbul’dan başladık.Aften önce, afet anı ve sonrası diye bir eğitim modeli ortaya koyduk. Bu sistemin başına Prof. Dr.Ahmet Mete Işıkkara’yı getirdik.Toplum giderlerini teşkilatlandırmak. Bunlar mahalle ve köylerde en çok tanınanlar insanlardır.Bunları eğitebilmek için gereken altyapıyı oluşturduk. Ortadoğu Teknik   Üniversitesi  ve İlahiyat Fakültesi ile ortak bir çalışma grubu oluşturduk.

Zora dayalı kan alınmaz

   Şu an 700 eğitmeni hazırladık.Önümüzdeki günlerde muhtarlar, din görevlileri gerekli eğitimi alacaklardır.Budan şunu amaçlıyoruz. Afet olduğu zaman  insanların yaralı olarak nereye gitmesini gerektiğini bilmesi lazımdır. İnsanların bu sırada başıbozuk ordular gibi sağa sola koşmamsı gerekir.Bunun için mahalle ve köylerde toplanma yerlerinin olması gerekir.Böylece sağlık teşkilatının oraya gelmesi gerekir.Yaralıların oraya gelmesi gerekir. Karnı acıkan insanların  nerede karınlarını doyurabileceklerini bilmesi gerekir.Öğretmenlerin çocukları toplana yerine getirmesi gerekir.Böylece birbirini takip eden birçok programlar var.Bu sistemi bir CD haline getirip otomobili ve bilgisayarı olan herkese vermemiz gerekir.Bununla ilgili ihtiyaç 5 milyon CD’yi 2007 yılı içinde dağıtmış olcağız. Dünyada gelişmiş ülkeler kendi iç problemlerini çözerken insan sağlığına son derece önem vermişlerdir.Bunları yaparken tüm alt birimlerini dikkate almışlardır.Bunların içinde en önemli meselelerden biriside kandır.Kan verenler ve bağışlayanlar, kanı ihtiyacı olan insanlara götürecek olan doktordur. İnsanlar ihtiyacı olmadan kan verme alışkanlığına sahip olmalıdır.Doktorda kanı insandan alıp, insana vermemelidir.Kana kan çalışmamalıdır.Bu sistemi dünya artık terk etti. Çünkü kan verme gönüllülük işidir. Zora dayalı kan alınmaz.Doktorlar eskiden hastayı ameliyat yapmadan önce kan ihtiyacı olduğunda kan ihtiyacını giderecek 3-5 kişi bul, ondan sonra ameliyat yapalım diye söylerlerdi. Bu zorlamadır. Gayri medeni bir davranıştır.

Hastaneler ile bağlantı içindeyiz

   Biz diyoruz ki kan vermenin insan sağlığı ile doğrudan ilgili olduğunu insanlara eğitim yoluyla anlatmalıyız. Bunu çok basite indirirsek vatandaşın anlayabileceği tarzda doğruyu yakalamış gibi oluruz. İnsan vücudunda bulunan trombositler 120 günde kendilerini yenilerler.Vücutta karaciğer ve dalak öncelikle bu işi yapar. Biri kanı üretir, diğeri kirli kanı toplar. Dalakta toplanan kirli kan dışkı olarak dışarıya atılır.Bizde diyoruz ki insan sağlığına bu kadar yaralı olan bir ürünü götürüp tuvalete atma diyoruz. Bunun yerine her dört ayda bir bunu kan olarak Kızılay’ın kan birimlerine ver. Biz online sistemi ile hastaneler ile bağlantı içindeyiz. Bilgisayar ortamında hangi hastanenin  hafta içerisinde kaç ameliyat yapacağını, ne kadar kana ihtiyacı olduğunu, hangi değerlerde kan istediğini görüyoruz. Böylece ameliyatlar başlamadan önce ihtiyaçları olan kanları ilgili hastanelere teslim ediyoruz.. Kan çadır ve battaniye gibi uzun soluklu saklamaya gerekli bir ürün değildir.

Kızılay  sessiz ve güzel bir görev yaptı

   Kanın belirli bir saklama süresi vardır. Kanın belirtilen süre içinde kullanılması gerekir. Kısa bir süre içinde Ankara Anafartalar çarşısında büyük bir terörist saldırı oldu. Bu olayda yüzlerce insan yaralandı ve ölenler oldu. Daha önce toplu yaralanmalar ve ameliyatlarda televizyonlar kan için alt yazı ilan yaparlar.Radyolarda kan anonsu yaparlardı.Şimdi artık bunları duymuyoruz. Bu nedenle demek ki Kızılay sessiz ve güzel bir görev yapmıştır. Kan insandan insana verilen bir üründür.Bunun bir imalatı olmadığına, göre kan verme alışkanlığımızın olması gerekir. Kanı tuvalete atmaktansa Kızılay’a vermek gerekir. Dünyada 185 ülkenin  üye olduğu Kızılay ve Kızıhaç kuruluşlarının bir federasyonu vardır. Biz bu federasyonun hem üyesi, hem de yönetim kurulu üyesiyiz .Her yıl dört yılda bir Avrupa Konferansı olur. Dört yıl önce Almanya-Berlin’de yapılan toplantı bu yıl ülkemizde yapılmıştır. Kızılay olarak  uluslararası yaptığımız operasyonlar ve yardımlar üstün olduğu, kriterler daha uygun olduğu için Rusya ve Hollanda’nın isteği olmasına rağmen Avrupa Konferansı 20-24 Mayıs 2007 tarihleri arasında 80 ülkenin katıldığı ve bu ülkelerin 51’inin AB ülkesi  olduğu   Avrupa Konferansı İstanbul’da yapıldı.

Hilali Kızılhaç’ın yanına koyan Osmanlı Devleti

   Böylece 400 delegasyonu 4 gün ülkemizde ağırladık. Bu ülkelerin 37’sinin dünyaca meşhur sağlık örgütleri vardır. Bu konferansta göç ve sağlık tartışıldı. Dünyada konusunda uzaman olan kişiler bu konuda raporlarını sundular.Bu raporlarımızı hükümetlerimizle görüşüyoruz.Daha sonra raporun tamamı Birleşmiş Milletlere takdim edilecektir. Dünyada; Müslüman ülkelerde Kızılay, Kızılay olmayan yerlerde Kızılhaç vardır. Daha önceki dönemlerde Kızılay konusunda en eski biz olmamıza rağmen biz geç kalmıştık. Dünyada ilk defa hilali Kızılhaç’ın yanına koyan Osmanlı Devletidir. Biz artık toparlandık, iyi şeyler oluyor. Dünyada lojistik manada ilk beşin içindeyiz. Dünyanın neresinde ihtiyaç varsa,   Hollanda Kızılhaç’ı ordadır. Düşünün Hollanda Konya kadar bir yerdir. Ama devlet onu sahiplenmiştir.Ona her türlü imkanları verir.  Bizde bu işler aksine olur. Biz KDV ve ÖTV öderiz. Fakirlere prinç ve bulgur dağıtırız. Bunları alırken KDV öderiz.Dağıtırken bedava veririz.Biz devletten para almayız, aksine vergi öderiz.Yıl içerisinde devletten bir lira almadık. Ancak bir yerde felaket olsa Kızılay nerde denir. Oysa ki biz sivil toplum örgütüyüz. Bu konuda  Afet İşleri Genel Müdürlüğü var. İnsanların burayı araması gerekir. Böyle bir alışkanlık var. Biz bundan şikayetçi değiliz. Türk milleti çok hamiyet sever ve yardımsever bir millettir.

İnsanların yardımları ile ayakta duruyoruz

   Kızılay olarak biz insanların yardımları ile ayakta duruyoruz. Kızılay olarak biz hiçbir ad altında para almayız. Biz bunu gönüllü yaparız. Bazıları bizi hükümetin ve devletin bir unsuru olarak değerlendirip, karıştırıyor. Biz böyle birileri değiliz. Böyle bir şey yoktur. Türkiye’de  toplam 658 şubemiz olup,.bu şubelerin yaklaşık 11000 civarında yöneticisi olup,.bunlar tamamen gönüllü çalışıyorlar. 400 bine aşkın üyemiz vardır. 4500 çalışanımız vardır. Bir milyon 175 bin gönüllümüz vardır.Gönüllü ile üye arasında fark vardır.Gönüllü üye olmazlar. Gönüllü çağrılmadan giden demektir.Gönüllüyü siz sevmeseniz de, gönüllü sizi sever. İnsanı seviyorsa gönüllü olmuştur. Gönüllü almadan verendir.  Üyeler tam gönüllük statüsüne uymazlar. Biz böylece 1,5 milyon civarında bir kimseyiz.

Türk milleti bizi bağrına basmaya devam etsin

   Kızılay olarak Türk milletinin merhamet eliyiz. Onun uluslararası platforma yumuşak gücüyüz. Türk milleti bizi bağrına basmaya devam etsin. Birlikte çok şeyler yapacağız. Ancak bizden şunu beklemesinler. Biz birileri gibi bir eve iki tane koltuk, iki tane halı alıp, mikrofonu önüne dayayıp, kameranın karşısında insanları ağlatıp, insanların merhamet duygularını hortumlama anlayışı bizde yoktur Bize yardım edeceksiniz, şunu söylüyoruz; bizim her bankada 2868 nolu Kızılay hesap  numaramız vardır. Bize cep telefonundan 2868’e mesaj gönderebilirsiniz.Her mesaj 5 YTL’dir Bu da bir yardımdır.”

KEMİAD Başkanı Ali Nail Kılıç: Teleferik turizm için yeni bir açılım

0

Haber: İlker ÇAKAN

   Kısa adı KEMİAD olan Antalya-Kemer Turizmci İş Adamları Derneği Yönetim Kurulu  Başkanı Ali Nail Kılıç tahtalı teleferiği ile ilgili yaptığı açkılamada şunları söyledi:

Turizmimiz kum-deniz-güneş kalıbına yaslanma yanlışlığına girdi

   “Tahtalı teleferiği kemer için çok önemli bir şans, alternatif turizm için yeni bir açılım olacaktır. Son yıllarda turizmimiz maalesef kum-deniz-güneş kalıbına yaslanma yanlışlığı içine girmiştir. Halbuki ülkemiz sahip olduğu değerler bakımından alternatif turizm açısından eşsiz fırsatlara sahiptir. Bu değerlerimizden olan denizlerimiz ve dağlarımız, gelişmiş ülkeler göz önüne alındığında maalesef kaliteli ve rekabetçi bir ürüne dönüştürülememiştir. Özellikle dağlarımızın ve ormanlarımızın kullanımı bilgisizce ve hatalı davranışlar sonucu orman kıyımına dönüştürülünce doğru düşünce kendine yer ve zemin bulamamıştır. Halbuki dağlarımızı, ormanlarımızı ve tarihi eserlerimizi yaşatarak değerlendirmeliyiz.Yasakçı bir yaklaşımla bu değerlerimizi koruyamayacağımız ortadadır.İsviçre, Avusturya gibi ülkelerin dağlarında yarattığı turizm olanakları ile İspanya’nın sahil turizmi ile yaptıkları ile yarıştıkları bilinmektedir.Özelikle İsviçre’nin turizm gelirinin yarısı dağlarında gerçekleştirilen aktivite ve faaliyetlerden gelmektedir.

Avrupa’nın en uzun teleferiği

   Dağlarda yapılacak aktiviteler için gerekli olan mekanik araçlar (teleferik, teleski, telesiyej, vs. ) bakımından da ülkemiz  gelişmiş ülkelerle mukayese edilemeyecek düşük rakamlara sahiptir. Dağlarımızda kullanılan mekanik araçlar 60 civarında iken bu sayı Fransa’da 3789, İsviçre’de 1500, Avusturya’da ise 1200 kadardır. Gelişmiş ülkeler dağlarını ve sahip oldukları doğal güzelliklerini yasaklayarak değil ondan rasyonel bir şekilde yararlar sağlayarak korurken bizler çoğu zaman yasaklarla korumaya çalışıyor ülkemize ve vatandaşımıza sağlayacağı yararları doğru değerlendiremiyoruz. Tüm bu gelişmeler ışığında Kemer’de yapılan Avrupa’nın en uzun hattına sahip teleferik yapımı çok önemli bir şans olmuştur.Kemer gibi denize çok yakın dağlara sahip bir turizm bölgesi için teleferik çok önemli bir alternatif ve farklılık yaratmıştır.Kemer’de faaliyete geçen teleferik hem turizmimize çeşitlilik ve farklılık kazandıracak hem de ülkemize Avusturya,İsviçre gibi ülkelerin dağlarında yarattığı turizm olanakları göz önüne alındığında ülkemize yeni bir açılım ve vizyon kazandıracaktır.

Teleferik Kemer için övünç kaynağı

   Bölgemizde otel, deniz,güneş kum ve dükkan arasına sıkışmış bir turizm anlayışı ile hiçbir yere gidilemeyeceği gün gibi aşikardır. Bu zihniyetin ve kolaycılığın en net sonuçlarını geçen yıl yaşadık. Bilindiği gibi geçen kış döneminde ( yaklaşık 6 ay ) Antalya’da otellerin % 90’ı kapanmıştı. Durum daha önceki yıllarda da pek farklı değildi çünkü açık olan otellerimiz her şey dahil olarak 8-9 Euro’dan satılabiliyordu. Tüm bu gerçekler ortadayken alternatif çözümlere yapıcı ve destekleyici bir yaklaşım içinde olmak herkesin görevidir. Bu yaklaşım yerine yasakçı ve olumsuz düşüncelerle ülke turizmimizin olumlu gelişimine engel olanlar ağır vebal altına girmektedir. Çok çeşitli zorluk ve engellere rağmen  bölgemize bu değerli  alternatif zenginliği kazandıran Teleferik İşletmesi Kemer için övünç kaynağıdır.Bu proje sahiplerine ilk ve farklı olmanın getirdiği zorluklara rağmen yıllarca mücadele edip, yılmadan bu tesisi bölge turizmine kazandırdıkları için teşekkür borçluyuz.”

 

 

 

Kastamonuda tiridine bandım

0

Haber: İlker ÇAKAN

  Kastamonu yöresinin 100 yıllık geleneksel tirid yemeği Kastamonu yöresinde halkın yoğun ilgisini çekiyor. Kastamonu halkının vazgeçilmez yemekleri arasında yer alan tirid yemeği her yıl Ekim ve Mayıs arasında yapılıyor. Tirid yemeği; kemik suyu, sarımsaklı yoğurt, kıyma, tereyağı ve simitten yapılıyor. Tirid yemeği türkülerimize de yansımış geleneksel yemeklerimizden birisidir.

Vefa nerelerdesin?

0

  Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var deriz öteden beri. Kabaca ortalama insan ömrünü hesaba kattığımızda neredeyse bir ömürlük sadakatten bahsediyoruz. Gönül dost ister, kahve bahane bu da ayrı bir ifade. Esasında tüm bu izafi kavramların temelinde yatan; sevgiye, samimiyete, dosta, muhabbete olan sadakat olgusudur esasında. Sadakat vefadır net bir ifadeyle. Her, insanın taşıması gereken önemli bir vasıf. Sıdk kavramını hepimiz biliriz. Sadık kişi anlamında. Bu sıfat ayrıca enbiya-ı nizamın da hususi vasıflarındandır. İnsani bir zenginliktir.

  Vefa şu yaşadığımız zaman diliminde ne kadar arattırıyor kendini. Özlemini çekiyoruz her geçen gün biraz daha fazla. Ne gariptir ki herkes vefasızlıktan yakınır. Düşünmeyiz kendimiz ne kadar vefalıyız diye. Yaratılış gayemizin temeli, insanoğlu olarak yaratılmadan evvel takdir edildiğine göre ve bu takdirin sonucu olarak dünya âlemine gönderildiğimize göre vefayı nasıl bilmeyiz. Yaratıcının bizleri yaratmasında ki maksadı kendisine itaatte bulunmak, ibadette sebat etmek ve daima şükür halinde olmamız gerçeğidir. Ki; bu eksende dünyanın bir imtihan mekânı olduğunun bilinciyle asıl yaradılış gayemizin bizi yaratan kudrete vefamızı göstermek olduğunu inkâr edemeyiz.

  Öyleyse ilk vefa kul olarak Halik’ımıza olmalıdır. Ardından, bizi bu enteresan âlemde kutlu rehberliğiyle Yaradana vefa çizgisinde yaşamaya yönlendiren Yüce Peygamberimize (s.a.v) vefalı olmak zorundayız. O’nu her an taptaze bir sevgiyle severek, rehberliğine sadık kalarak… Sonra bu mukaddes yolu aydınlatan, her biri birer fazilet ışığı olan İslam büyüklerimize muhabbet besleyerek vefamızı göstermek gerekiyor. Hepsi vefa da en önemli muhataplarımız çünkü. En önemlisi vefa imandandır, bunu asla unutmamamız lazım. Gönlünü vefa sadakatine teslim eden bir insanın varacağı son menzil Cenab-ı Hakk’ın vuslat deryasıdır. O’nun rızası vefalı olanla beraberdir.

  Anneler, babalar.. vefalı olmak zorunda olduğumuz en önemli varlıklarımız. Ne yapsak da karşılığını ödememiz mümkün değil, bizlere verdikleri sayısız değerlerin. Bu apayrı bir nokta elbette. Toplumsal varlıklar olarak yaşadığımız kainat içerisinde vefa borcumuz olmayacak Hiçbir kimse yoktur aslında. Ailemiz, arkadaşlarımız, dostlarımız, öğretmenlerimiz..Kısacası hayatı bölüştüğümüz herkes.

  Vefa esas itibariyle, sadık kalmak, sevgide devamlı olmak, verilen sözde durmak, sevdiğimizi her koşulda aynı duyguyla sevmek, hakkını gözetmek, hatırını sormak, sevdiklerini sevmektir. Sevgi, sevgilinin herşeyini, ona yakından uzaktan ilgili olan her şeyi sevgili kılmaz mı? Vefalı olmak bir taraftan sadakat gereken kişilere karşı his ve tavrımızı devam ettirmek, diğer taraftan da sorumluluğumuzun şuurunda olmak ve bunun gereklerini yerine getirmektir. Yani anlaşılacağı üzere, vefa; ahlak güzelliğidir, erdemdir, fazilettir, doğruluk ve dürüstlüktür.

  Mehmet Akif bir sözünde vefanın ehemmiyetini şöyle ifade ediyor; ” Bir söz, ya ölüm ya da ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir.” Hani bildiğimiz bir söz vardır ya; “söz namustur” diye. Eğer vefa sözünde durmaksa bir anlamıyla insanın titizlikle uyması gereken bir davranışı olmalıdır öyleyse bu. Çünkü rahmet, inayet, şevkat ve bereket vefalı olana gelir. Bir fincan kahvede kırk yıl hatır aramak birbirimizde bulmak istediğimiz bu vefa duygusunun yalın bir ifadesidir zaten. …Vefa; sadakat, vefa; sevgidir..Vefa; imanın ta kendisidir!..

  Bu kadar önemli olan vefa hayatımızda ne kadar var peki. Ne kadar şiar edinmişiz bunu günlük yaşantımızda. Kendimizi sorgulayalım bence. Devleti idare etmeye talip olanların bu görevi ele aldıklarında verdikleri sözlerin ne kadar arkasında durduğunu bir düşünelim. En alt kademedeki idarecilerden, en üst düzeydeki yöneticilere kadar bir yoklayalım. Halk gözüyle bir muhasebeye çekelim mesela. Bu noktada şu gözümüze çarpacak muhtemelen. Çoğu siyasetçi göreve gelene kadar el öper, dil döker. İstediği yere geldiğinde ise kapı duvar oluverir makamları.

  Kutsal olan o canım hizmet anlayışı edebi bir sözcükten başka bir şey ifade edemez oluverir. Halk ile makamlar arasındaki mesafeler büyür de büyür böyle zihniyetlerin inisiyatifinde maalesef. Tabi kendini bilen, geldiği yeri unutmayan erdem ve vefa sahibi siyasetçilerimiz de var muhakkak. Onları tenzih ederim. Aklı başında, kul hakkına riayet eden, mazlumu gözeten, adaletten kendi çıkarları pahasına da olsa şaşmayan erdemli ve vefa sahibi insanların siyasetin içinde olmaları gerektiğinin de altını çiziyorum bu arada. Memleketimizin bekası, birlik ve beraberliğimizin devamı ve toplumsal huzurumuz için bu şart. Ne acıdır ki vefa gibi olguların sadece sözlerde olması, icraat ta göz ardı edilmesi zamanımızın gereğiymişcesine kabullenilmesi beni derinden yaralıyor. Bu nokta da hemen hemen her gün farklı örneklere tanık olmaktan üzüntü duyuyorum. İmkanlarım dahilinde mudahalemi de yapıyorum elbette. Sorumluluklarımın bilincinde bir vatandaş olarak. Vefa ya vefalı olmak gerektiğine inandığım için.

  Hayatımızda ki insanlara karşı önce insan olduğu için sevgi beslemek, Yaradandan ötürü yaradılanı hoş görmek, kusur arayan bir nazarla değil de yapıcı, tamamlayıcı, onarıcı bir tarzla ilişkilerimizin devamını sağlamaya çalışmak, her şeye, herkese vefalı olmak lüksümüz değil, insanlık görevimizdir. Her kim ne görevdeyse onun sorumluluklarını yerine getirmekle vefalı olur. İdareciler halka hizmetle, evlatlar anneye babaya itaatle, öğrenciler başarılı olmakla, akrabalar sıla-yı rahimle, arkadaşlar muhabbetlerinde devamlı olmakla vefasını icra eder. Arkadaşlık, dostluk çok ince ve latif bir cevherdir. Korumasını bilmek gerek. Bu da ancak vefayla olur. Sevgide sadakatle olur. Gelin bu gibi insani değerlerimizi hatırlayalım. Hiçbir şeyin bu zenginliklerimizi alıp götürmesine izin vermeyelim.

  Mademki dostça, kardeşçe, sevgiyle yaşamak hepimiz için huzur getirecek, gelin faziletlerimize, kalbi değerlerimize, sevgilerimize sıkı sıkıya sarılalım. Vefa her işimizde şiarımız olsun. Bu milletin bir ferdi olarak bize yakışan budur. Taşıdığımız kalplerimizin sesini dinleyelim ve sevgi dolu bir dünya için bize yakışanı yapalım. Vefalı birer insan olarak…

 

 

 

 

error: Content is protected !!