Cuma, Aralık 19, 2025
tr
Ana Sayfa Blog Sayfa 288

Doğa harikası Cide-Gideros Koyu’nu gördünüzmü?

0

Haber: İlker ÇAKAN

  Kastamonu-Cide’nin Karadeniz sahilinde bulunan doğa harikası ve görenlerin hayran oldukları Gideros Koyu ülkemizin en önemli doğal limanlarından birisidir. Cide Kaymakamı Yüksel Kara, Gideros Koyu ile ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi;

 

     

                      Kastamonu-Cide’de bulunan doğa harikası Gideros Koyu
 
  “Gideros Koyumuz Karadeniz’deki gemilerin sığınma yeri ve dalgalardan korunma yeri olarak hep ön plana çıkmıştır. Ülkemizin ender doğal limanlarından birisidir. Biz bu yerimizin özellikle cazibesini artırma adına Gideros Koyununun etrafına bir yürüyüş bandı ve gece aydınlatılması üzerinde bir çalışma yaptık. Biz bu çalışmamızı bitirirsek buranın marka değerinin daha artıracağımızı düşünüyorum. Gideros marka koylarımızdan birisidir. Geçen yıl Belçika’da Türkiye’yi tanıtmak amacıyla Türkiye’yi temsilen Gideros’muz seçildi ve Belçika’da tanıtıldı. Bu tanıtım Türkiye ve Cide için çok önemlidir.”
 
           
                       Cide’nin Karadeniz sahilinde bulunan  tarihi Gideros Koyu
 
 

Hattuşa’da kazı çalışmaları devam ediyor

0
Haber: İlker ÇAKAN

  Çorum-Boğazkale’deki tarihi Hattuşa yerleşim yerinde kazı çalışmaları devam ediyor. Konuyla ilgili görüşlerini açıklayan Boğazkale Kaymakamı Murtaza dayanç şunları söyledi; “Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından yapılmaktadır. Kazı çalışmaları 1904 yılından itibaren devam etmektedir. Kazı çalışmalarına birinci ve ikinci dünya savaşları sırasında zaman zaman ara verilmiştir. Kazı çalışmalarına ikinci dünya savaşından sonra aralıksız devam ettiği söylenebilir.
 
         
        Boğazkale Kaymakamı Murtaza Dayanç-           Boğazkale Kaymakamı Murtaza
      Hattuşa’da kazı çalışmaları yapan kazı grubu       Dayanç- Alman Arkeolojisi Şube    
                                                                                  Başkanı Enstitüsü Andreas Sachner
 

  Burada özellikle yaz aylarında bilimsel kazı çalışmaları devam etmektedir. Kazı çalışmalarını Alman Arkeolojisi Enstitüsü şube başkanı Andreas Sachner yürütmektedir. Kazı çalışmaları yaz aylarında 3-4 ay sürmektedir. Bu süre öğrencilerin tatil aylarına rastlamaktadır. Arkeoloji bölümü öğrencileri bilimsel olan bu çalışmalara katılıyorlar. Kazı çalışmalarında yerli ve yabancı bulunmaktadır. Bu çalışmalarda 40 civarında yerli ve bilimsel anlamda 40-50 kişi çalışmaktadır.”

 
            

              Hattuşa’da kazı çalışmaları yapılan yer         Alman Arkeolojisi Enstitüsü

                                                                                Şube Başkanı Andreas Sachner

 

Sultan Kayıkları Kastamonu- Cide’de yapılıyor

0

Haber: İlker ÇAKAN                                           

  Saltanat Kayıkları diğer bir tabirle Sultan kayıklarının üretim yeri Kastamonu-Cide’dir. Tabii bu Türkiye’de bu pek bilinmiyor. Konuyla ilgili görüşlerini açıklayan Cide Kaymakamı Yüksel Kara şunları söyledi;

 
                              
                      Türkmenistan Cumhurbaşkanı Gurbangulı Berdimuhammedova’ya
                         bir iş adamı tarafından hediye edilen Sultan Kayığının maketi   
 
  “Yakın zamanlarda Türkmenistan Cumhurbaşkanı Gurbanguli Berdimuhammedova’ya, bir iş adamı tarafından Sultan Kayıklarının bir örneği burada yapılıp, kendisine hediye verildi. Halen bu gelenek devam ediyor. Sultan Kayıkları(Saltanat Kayıkları) özellikle Osmanlı Padişahları zamanında padişah çevresinin altından kaplamalı, ilginç işlemlerle İstanbul Boğazında dolaştığı bilinmektedir. O dönemde de bu Sultan Kayıklarının üretim yeri Cide’ydi Osmanlı Padişahlarına Sultan Kayıkları buradan gönderiliyormuş.”

Moldovaya- Gagauzya Cumhurbaşkanı Mihail Formuzal’ın Of ziyareti

0

Haber: İlker ÇAKAN

  Türkiye’ye gelen Moldovaya bağlı Gagauzya Özerk Bölgesi Cumhurbaşkanı Mihail Formuzal,  Trabzon-Of’u ziyaret ederek çay bahçesinde vatandaşlarla birlikte çay topladı ve  fabrikayı gezerek çayın yapılışı ile ilgili bilgiler aldı.

  Doğu Karadeniz Bölgesi’nde gezi ve incelemelerde bulunmak için ülkemize gelen konuk Cumhurbaşkanı Mihail Formuzal ve beraberindeki heyet Of ziyareti esnasında ilk olarak Kaymakam Tuncay Sonel’i makamında ziyaret etti. Of Kaymakamlığı girişinde çiçekler ve horon ile karşılanan konuk Cumhurbaşkanı Mihail Formuzal, gösterilen sıcak ilgiden dolayı çok memnun olduğunu belirterek, Kaymakam Tuncay Sonel’e teşekkür etti. Moldova’ya bağlı olarak 1994 yılından beri Gagauzya Özerk Bölgesi olarak varlıklarını sürdürdüklerini belirten Cumhurbaşkanı Mihail Formuzal,Türkiye ile kültürel, sosyal ve ekonomik olarak ilişkilerin geliştirilmesini çok arzu ettiklerini söyledi.

 

                           

                            Moldovaya- Gagauzya Özerk Bölgesi Cumhurbaşkanı
                        Mihail Formuzal’ın  Of Kaymakamı Tuncay Sonel’i ziyareti
 
  “Sayın Cumhurbaşkanımızı Of’ta ağırlamaktan büyük memnunluk duyduklarını” belirten Of Kaymakamı Tuncay Sonel, ziyaretin anısına konuk Cumhurbaşkanına ve heyete yöresel keşandan yapılan Trabzonspor atkısı hediye etti ve artık sayın Cumhurbaşkanımızda Trabzonspor’lu oldu dedi.

  Of Kaymakamlığı ziyaretinin ardından Of Belediye Başkanı Oktay Saral’ı ziyaret eden Gagauzya Özerk Bölgesi Cumhurbaşkanı Mihail Formuzal ve beraberindeki heyet, Uzungöl gezisi öncesi bir süre dinlenmek için Of Kaymakamı Tuncay Sonel’in evine konuk oldular. Buradan yolda ilerlerken çay bahçesinde çalışan vatandaşları gören konuk Cumhurbaşkanı yanlarına inerek kendileriyle sohbet etti ve Kaymakam Tuncay Sonel ile birlikte çay topladı.

 
                                      
                                      Trabzon-Of Kaymakamı Tuncay Sonel’den
                                    Gagauzya Cumhurbaşkanı Mihail Formuzal’a
                                       yöresel keşanTrabzonspor atkısı hediyesi
 
  Uzungöl dönüşü özel bir çay fabrikasını da ziyaret eden konuk Cumhurbaşkanı Mihail Formuzal ve beraberindeki heyet,çayın yapılışı ile ilgili yetkililerden bilgi aldı ve çay paketleme bölümünde çalışan işçilerle birlikte çay paketledi. Böyle bir fabrikanın kendi ülkelerine yapılması için ne gerekiyorsa yapmaya hazır olduklarını belirten konuk Cumhurbaşkanı Mihali Formuzal, fabrika sahibini de yatırım yapması için Gagauzya’ya davet etti.
 
                               
                                 

                                  Gagauzya Cumhurbaşkanı Mihail Formuzal Of’ta

                                      Çay Fabrikasında işçilerle çay paketlerken

 

Uluslararası Eğitim Yöneticileri Derneği(UEYDER) kuruldu

0

Haber: İlker ÇAKAN

  Milli Eğitim Bakanlığında görev yapan Şube Müdürleri, Milli Eğitim Müdür Yardımcıları ve Milli Eğitim Müdürlerinin; özlük ve mali haklarını savunmak ve ülkemizdeki eğitim sorunları ile ilgili çözüm önerilerini kamuoyu ile paylaşmak amacıyla kurulan UEYDER (Uluslararası Eğitim Yöneticileri Derneği)  ilk genel kurulunu yaparak, yönetim kurulu üyelerini belirledi.

Derneğin Başkanlığına, Kurucu Başkan Denizli- Bozkurt  İlçe Milli Eğitim Müdürü Muzaffer Öztaş  tekrar seçildi.Konuyla ilgili görüşlerini açıklayan UEYDER Başkanı Muzaffer Öztaş şunları söyledi;

  “Derneğimiz tüm eğitim camiasına hayırlı olsun. Amacımız günden güne geriye giden özlük ve mali haklarımızın iyileştirmesi için çalışmalar yapmak, yaşadığımız eğitim sorunları ile ilgili görüş ve önerilerimizi kamuoyuyla paylaşmaktır. Demokrasilerde hak aramanın en doğru yolu örgütlü hareket etmek olduğuna inanıyoruz. Mesleğimize olan saygıdan dolayı böyle bir dernek kurma ihtiyacını hissettik. Milli Eğitim Bakanlığımızda görev yapan Şube Müdürleri, Milli Eğitim Müdür Yardımcıları ve Milli Eğitim Müdürlerini derneğimize üye olmaya çağırıyoruz.”

  Uluslararası Eğitim Yöneticileri Derneği yönetim kurulunda yeni görev dağılımı şöyledir;

  Muzaffer Öztaş- Denizli-Bozkurt İlçe Milli Eğitim Müdürü-UEYDER Başkanı

  Ali  Çelik- Balıkesir-Susurluk İlçe Milli Eğitim Müdürü- UEYDER Sekreteri

  A.Gökhan Güner- Kırıkkale-Delice İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü- UEYDER Saymanı

  Davut Çalışkan- Kastamonu-Cide İlçe Milli Eğitim Müdürü- UEYDER Başkan Yard.(Teşkilat Sor.)

  Rafet Fener-İstanbul-Arnavutköy İlçe Milli Eğitim Müdürü- UEYDER Başkan Yard.(Basın ve Dış.)

  Mustafa Özkan- Adana-Yumurtalık İlçe Milli Eğitim Müdürü-UEYDER Başkan Yard.(Eğitim Sor.)

  Engin Erel- Çankırı-Şabanözü İlçe Milli Eğitim Müdürü- UEYDER Başkan Yard.

  Muzaffer Zor- Sivas-İmranlı İlçe Milli Eğitim Müdürü- UEYDER Disiplin Kurulu Başkanı

  F.Nevin Teksoy- Adana-Ceyhan İlçe Milli Eğitim Şube Eğitim Müdürü- Sekreter

  Hidayet Demir- Kastamonu-Bozkurt İlçe Milli Eğitim Müdürü-Üye

  Yıldıray Demirtaş- Manisa-Ahmetli İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü-Üye

  Orhan Durur- Çankırı-Kurşunlu İlçe Milli Eğitim Müdürü-Üye

  Mustafa Sabri Hoşoğlu-Samsun-Kavak İlçe Milli Eğitim Müdürü-Üye

  Osman Erkan- Denizli-Çardak İlçe Milli Eğitim Müdürü-Üye

  Mutlu Canbolat-Adana-Kadirli İlçe Milli Eğitim Müdürü-Denetleme Kurulu Başkanı

  Seyfettin Özver- Kastamonu-İl Milli Eğitim Şube Müdürü-Sekreter

  Mehmet Yıldırım- Kastamon-/Seydiler İlçe Milli Eğitim Müdürü-Üye

  Orhan Topal- Gümüşhane-Torul İlçe Milli Eğitim Müdürü-Üye

  Bekir Karabulut-Kayseri-Develi İlçe Milli Eğitim Müdürü-Üye

  Müslim Eren-Van-Muradiye İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü-Üye

 

Dereyolu projesi

0

  Bu yazımda sizlerle kimine göre Dereyolu, kimilerine göre Karadeniz-Akdeniz yolu, kimilerine göre Baraj yolu olarak bilinen ve yaklaşık 130 yıllık bir proje olarak ülkemiz ve Ordu ili ile Sivas ilinin gündeminde yer alan yolun hikayesini paylaşacağım.

  Dereyolu’nun hikayesi 1873 yılında Sultan Abdulaziz döneminde başlamış. Proje o yıllarda yüksek maliyet göstermesi nedeniyle askıya alınmıştır. Mühendis Çingiryan Efendi, 1885-1890 yılları arasında projeyi tekrar gündeme getirir. Fakat bu çalışma da bir ön incelemeden öteye gidemez.

  Dereyolu projesi, 1908 yılında Erkan-i Harp yüzbaşısı Şevki Efendi tarafından yeniden gündeme getirilmesine rağmen,  Trablusgarp, Balkan ve I. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşının araya girmesiyle uzun bir süre yine rafta kalır.

  Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, imar çalışmaları doğrultusunda Dereyolu tekrar hükümet programlarına girmeye başlamış ve 1926-1928 yıllarında yeniden projelendirilmiştir. Zamanın ordu valisi Ali Kemal Aksüt, 1929 yılında projenin temelini attı. Çalışmalar, 1933 yılından itibaren ülkemizde yaşanan karışıklıklar nedeniyle yeniden durduruldu. Bir ara 1970’li yıllarda yeniden devreye sokulmaya çalışılmasına rağmen, ABD ile SSCB arasında soğuk savaş döneminde  Dereyolu’nun, bir Sovyet işgalinde tankların Karadeniz’den İç Anadolu’ya kolayca ulaşmasını sağlayabilir düşüncesiyle gündemden düşürüldüğünü görmekteyiz.

  2000’li yıllarla birlikte ve özellikle son yıllarda gündeme gelen Dereyolu, Topcam barajının yapılmasıyla birlikte daha ciddi bir şekilde yeniden gündeme geldi. Bu yıllarda barajın rahat bitirilebilmesi maksadıyla yola daha fazla önem verilmiş, hatta bazıları tarafından bu yolun baraj yolu olarak projelendirildiği dile getirilmiştir.

  Baraj yolu, Dereyolu veya Karadeniz-Akdeniz yolu adı her ne olursa olsun, Ordu’nun İç Anadolu ve Akdeniz Bölgesi bağlantısını sağlayacak yolun bir an önce bitirilmesi Ordu ili ve bu yolun geçtiği diğer iller açısından çok önemli bir değişim ve dönüşüm sağlayacaktır.

  Düşünebiliyor musunuz, Ordu ilinden Sivas’a bir buçuk saatte, Osmaniye ve Hatay’a 6 saatte varılabileceğini söylüyoruz. Çok çok önemli bir olay olur bu projenin tamamlanması. Ordu ve Giresun illerinin makus talihini değiştirecek,  Trabzon ve Samsun illeri arasında sıkışmış ve gelişme gösteremeyen bu iki ilin çehresi birden değişecektir. Sivas’tan, Niğde’den Nevşehir’den ve diğer Anadolu illerinden insanlar kısa sürede Ordu ve Giresun illerine gelebilecek, denize girecek, tatillerini geçirecek, alışveriş yapacak, turistik ve ticari faaliyetlerde bulunacaklardır. Yine tam tersi, Ordu’dan Giresun’dan insanlar bu illere seyahat edebilecekler, ticari-turistik ve kültürel anlamda alışverişler gerçekleşecektir.

  Yaşanan bu hareketlilik Ordu ve Giresun illerinin sosyo-ekonomik yapısında çok hızlı ve güçlük bir değişim yaratacaktır. Dereyolu ile kültürlerarası ve bölgeler arası her anlamda bir etkileşim olacak paylaşım artacaktır. Birbirlerini tanıyan, birbirlerini paylaşan insanlar birbirlerini çok daha iyi anlayacaklardır. Böylelikle belki de sadece bir yol olarak düşünülen bu proje ülkemiz insanlarının barış içerisinde yaşamasına ve kardeşliğine çok önemli katkılar sunacaktır. 

 

Avrupalılar bizi ne kadar tanıyor?

0

  Türkiye’nin Avrupalı olma macerası ta Osmanlı dönemine dayanır… Tanzimat Fermanları, Meşrutiyetin ilanı gibi bir dizi değişim hareketinin altında yatan ana telkin “Avrupalı Olabilmektir”…

  O koskocaman imparatorluk çöktü yerine Cumhuriyet kuruldu ve 87 yıldır Anadolu’da Cumhuriyet rejimi hakim…Ve Türklerin Avrupalı olma çabaları halen devam ediyor…

  Osmanlının Avrupalı sayılmamış olmasının ve Türkiye’nin Avrupa Birliğine alınmamış olmasının birçok ekonomik, sosyal ve siyasal nedenleri vardır ki bunların her biri esaslı birer araştırma konusudur…

  Kişiler arası ilişkilerde karşılıklı olarak birbirini tanımak önemlidir… Sağlıklı ve uzun ilişkiler tarafların birbirlerini iyi tanımalarıyla alakalıdır… Bu gerçekten hareketle     Avrupalıların Türkleri ne kadar tanıdıklarına bir bakmak lazım…

  Sahi, Avrupalılar biz Türkleri ne kadar tanıyor… Ya da “Nasıl tanıyorlar?”…

  Avrupalılar bizi Avrupa ülkelerine gönderdiğimiz Türk işçileri nezdinde tanıyorlar…1960’lı yılarda Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesine, dişlerinin sağlamlığına, kollarının gücüne bakılarak, ucuz emek olarak, kabul edilen yurttaşlarımız temsil etti bizi… Bunlar Anadolu’nun köylüklerinde yetişmiş, çoğu cahil, ilkokulu zor bitirmiş insanlardır… Onlar Avrupa’ya gittiklerinde de cahildiler şimdi de cahiller… Aradan geçen yıllarda cehaletlerini ortadan kaldıracak, bireysel gelişimlerini sağlayacak hiçbir gelişme olmadı…

  Empati kurmak, bulundukları toplumun değer yargılarını algılamak ve uyum sağlamak gibi bir öngörüleri yoktu gidenlerimizin, günde 16 saat çalışan cahil insanlardı… Sokağa tükürürler, sigara içerler, karılarını döverler, bıyık bırakırlar ve sokak ortasında kurban keserler… Sokak ortasında kurban kesmelerine izin verilmez ise küvette keserler… Kafalarının içi hurafelerle doludur ve hayatları boyunca tek satır kitap okumamışlardır… İkinci ve üçüncü kuşaklar ise tam anlamıyla “kayıp kuşak”…

   Avrupalılar bizi, Avrupa’ya giden gariban işçilerimizin davranışları tanıdılar ve tanıdıkları kadar değerlendirdiler… Oysa Avrupa ülkelerine giden işçiler bizim de “cahil” dediğimiz ve dahi bizzat kendilerinin de cehaletlerini kabul ettikleri insanlardı ve onlar bu olumsuz davranışları sadece gittikleri Avrupa ülkelerinde sergilemiyor, onlar Türkiye’de de böyle davranıyorlar…

  Ve bizler, kendi ülkemizde bu türden davranışları doğal karşılamıyoruz artık…

  Sokaklarda kurban kesilmesinden, erkeğin üç adım gerisinde başı önde yürüyen ve gün aşırı dayak yiyen, her yıl bir çocuk doğuran kadın manzarasından, sigaradan sararmış dişlerden ve sokağa atılan tükürüklerden biz de rahatsızız…

  Avrupalı gelsin bizi burada tanısın…Türk insanını Türkiye’de tanısın…

  Modern, kültürlü, okumuş ve en az üç dil bilen kadınlarımızın toplumsal hayatımızdaki belirleyiciliğini, çağdaş aile ilişkileri içinde büyüyen mutlu çocuklarımızı… Büyük eserler ortaya koyan yazarlarımızı, şairlerimizi ve dahi gerçek manada gıpta edilecek sanatçılarımızı… Başarı hikâyeleri yaratan girişimcilerimizi…

  Avrupalı gelsin ve bizi bir de bizden dinlesin…

  Bu işler biraz da “Dervişin fikri neyse zikri de o olur” durumundan ibarettir… Avrupalının amacı Türkleri kendinden uzak tutmak olunca, kötü örneklere itibar etmeleri de doğal oluyor…

 

Siyasetçiye güven neden azaldı?

0

  Bir ülkenin demokrasi tarihinde siyaset önemli yer tutar. Siyaset demokrasinin bir parçasıdır. Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu tarafa birçok siyasi partiler kurulmuş ve liderler değişmiştir. Halka güven veren liderler hep ayakta ve hatırda kalmış. Seçimlerde vaat edip, iş başına geldiklerinde vaatlerini  yerine getirmeyenleri halk sandıkta hep mahkum etmiştir. Siyasette devamlık esastır. Ülkemizin birçok yerine gittiğimde halkımızın çeşitli kesimleriyle karşılaştığımda siyaset ve siyasetçiyi sorduğumda genellikle halkımız şöyle diyor;

  “Bizim siyasetle işimiz yok, bizim amacımız ekmek kazanmak, çocuklarımıza ekmek götürmek gerekir. Siyasetçiler hep kendi ceplerini dolduruyorlar ve yakınlarını zengin ediyorlar. İktidara gelemeden önceden seçim sırasında verdikleri sözleri iktidara geldiklerinde unutuyorlar. Seçim sırasında her şeye evet diyorlar, seçimden sonra hayır diyorlar. Seçim zamanında bizim hatırımızı soruyorlar, seçim sonrası bizleri unutuyorlar. İktidara geldiklerinde yanlarına gittiklerimizde havalarından geçilmiyor?  Acaba seçimden önceki bu insan mı? diye insanın inanası gelmiyor. Siyasetçinin bugünkü sözü yarınki sözüne uymuyor. Seçimden seçime yanımıza uğruyorlar.

  Biz bunlara nasıl güvenelim. Seçim geçtikten sonra bizleri unutuyorlar. Biz onları artık basın ve yayın organlarından takip ediyoruz. Meydanlarda ve cadde, sokaklarda hangi müzik dinletirlerse dinletsinler biz herkesi tanıyoruz. Herkes iktidara geldiğinde hep kendine ve yakınlarına çalışıyor. Bizleri unutuyorlar. Siyasetçilerin birbirlerinden farkı yok diyorlar. Seçim meydanlarında hep birbirleriyle  aşıkların birbirleriyle atışması gibi kendi aralarında atışıyorlar. Kimse  işsizliği önleyeceğini, geçim şartlarınızın iyileştirilmesi konusunda bir programız var demiyor, ancak tek yaptıkları şey birbirleriyle slogan yarışı yapıyorlar. Birde üstüne üstün bazı değerleri kullanarak ülkemizi insanlarını germeye çalışıyorlar. Bunun kimseye ne faydası var? Anlamıyoruz. Bunlar ülkemizin geleceği için hiç iyi değildir.” Siyasetçiler merkezden slogan yarışına giriyor, ama taban sloganlardan rahatsız. Birde halkımız iktidara gelen ve iktidardan düşen siyasetçilere ve yakınlarına bakıyor. Geçmiş dönemlerdeki durumlarına baktığında, gördükleri ve duyduklarına göre siyasete ve siyasetçiye güven gittikçe azalıyor. 
  Bu konu ile ilgili olarak 2004 mahalli seçimleri ile ilgili olarak bir anımı sizinle paylaşmak istiyorum. İsmini vermek istemediğim bir ilimizin iki ilçesinde çıkarılan özelleştirme kanunu gereği iki işletme kapatılıyor. Bu ilçelerden birinde belediye başkanı adayı olan ve o dönemde belediye başkanı seçilen kişi   kapatılan fabrikanın, seçimden sonra tekrar açılacağını ve seçimden sonra 500 kişi alınacağını ve işsiz olanların ilde bulunan İş Kurumu şubesine kayıt olmalarını söyler. İşsiz olanlar seçimden önce il merkezine gelerek kayıt olurlar.( Seçimden sonra konu edilen bu fabrika açılmaz.) 
  Bunu duyan aynı partinin diğer ilçedeki belediye başkanı adayı olup, o dönemde belediye başkanı seçilemeyen kişi de kapatılan fabrikanın benzerinin kendi  ilçesinde olduğunu Ankara’da kendi partisinin milletvekili yanında söyler. Kapatılan bu fabrikalar seçimden sonra açılacak  mı? Diye sorar. O da açılmayacak, seçimi kazanmak için  bunu yaptım. Arkadaş sende aynısını yapsana? Kurumun tapusunu  mu? verdik der. O da ben bunu yapamam, halkı kandıramam der, belediye başkanlığı seçimini kaybeder. İşte size halkın siyasetçiye güveninin neden azaldığının bir versiyonu. Yine 2004 Mahalli İdareler seçimlerinden sonra ülkemizin bir başka yerinde bir belediye başkanının yanına ziyarete gittiğimde; “Başkanım seçimde vatandaşa verdiğin sözlerin hepsini nasıl yerine getireceksiniz” diye sorduğumda, odasında aynı sırada 6 kişi olduğu halde kendisi şöyle dedi; “Halka her şeyi söz vermesek bize oy verir mi? Seçimden sonra bu sözlerin geçerliliği yok dedi” Bir seçmen  ve vatandaş olarak başkanın bu sözleri üzerine şoke oldum. İşte size halkın siyasetçiye neden güveninin azaldığının diğer bir versiyonu.  
  Ülkemizin geneline baktığımızda halkın siyasetçi hakkında tam olumlu bir görüşü yok. Bu da ülkemizin siyasi geleceği için hiç de hoş değil. Bunun için siyasi partiler tüm kadrolarını iyi seçmeleri gerekir. Küçük bir yanlışlık toplumun geneline yansıdığında o parti hakkında olumsuzluklar başlıyor. Her ne kadar o parti yetkilileri   ilgililere gereken cezalar verildi dese de, halk o siyasi parti hakkında olumsuz duygular taşımaya başlıyor. Olumsuz duygular  ülke genelinde çığ gibi büyüyor. Bu nedenle  siyasi partiler kadrolarını seçerken çok titiz davranmaları gerekir.

  Seçime girecek adayın; dürüstlüğüne, liyakatine bakmaksızın, sadece  adayın zenginliğine, çevresinin geniş olmasına ve politik çevre gücüne bakarak, toplumda şovmen tipi kişileri  aday gösterirseniz, birde o yöre halkının istemediği halde bu benim sözümü tutar, benim çizgimden çıkmaz diye merkezden seçerseniz veya  monoton davranan, içe kapanık, yöre halkıyla barışık olamayan taşra teşkilatlarınız vasıtasıyla adayınızı belirlerseniz; içe kapanık, halkla barışık olmayan adaylarla, o dönemde seçimi kazanabilirsiniz ama, o adayın yapacağı bir yanlışlığın partiye büyük zararı olacağını düşünmek gerekir. Gelecekte partiyi çok güç durumda bırakabilir. Yanlışlıklar halkın kalbinden kolay çıkmıyor. Siz unutsanız da halk yanlışı ve doğruyu unutmuyor. Siyasi partiler aday seçimlerinde şunu hiçbir zaman göz önünde bulundurmuyorlar. Seçildiğinde o kişi görevini en iyi şekilde yapabilir mi? Kendisinin bu göreve liyakatı varmı? diye sormuyorlar. Onların düşüncesine göre sadece kişiliğe ve kendi siyasi görüşüne bakılıyor. O insanın seçildiği takdirde verilecek görevi yapabilecek bilgi ve deneyimlere sahip olup, olmadığına hiç bakılmıyor. Halbuki halk bir kişinin seçildiğinde o görevi iyi başarıp, başaramayacağını iyi bildiği halde siyasiler buna hiç dikkat etmiyor. Ben buna bir anlam veremiyorum. 
  Siyasete ve siyasetçiye diğer taraftan baktığımzda; günümüzde birçok siyasi partiler gelip geçmiştir. Bu yüzden siyasi partiler kadrolarını kurarken çok itina göstermeleri gerekir. Adaylar belirlenirken tabana dayalı aday ve kadroların belirlenmesi gerekir. Tavandan gösterilen adaylara ve partilere halk iyi gözle bakmıyor. Nedense tüm partiler bunlara dikkat etmiyor. Halk diyor ki seçeceğimiz kişiyi biz belirlemiyoruz. Siyasi liderler belirliyor diyor. Siyasi liderler bizi oy kullanacak kişi olarak görüyorlar. O yüzden de biz de siyasi partilere tam olarak güvenemiyoruz.  O adayın bir çok yanlışlıkları ve halkın sevmediği birisi  olduğu halde, lider kendisine yakın olduğu için seçimde onu aday gösteriyor. Biz bu siyasilere nasıl güvenelim. Onlar kendi bildiklerini okuyorlar. Bizim düşüncemizi almıyorlar. Bu yüzden bizde onlara tam olarak güvenmiyoruz. 
  Seçim meydanlarında siyasi liderler hep slogan yarışması yapıyorlar. Genelde ülkemizin geleceğine dönük projeler, programlar sunmuyorlar. Genellikle siyasi parti mitinglerine  partili üyeler katılıyor. Esas katılması gereken halk çoğunluğu katılmıyor ve ilgi göstermiyorlar. Ülkemizde siyasi partilere ilgisizlik ve güvensizlik gün geçtikçe artıyor. Bu da siyasi partiler için olumlu bir gelecek değildir. Eski bir siyasi lider şöyle diyor; “günümüz siyasi liderleri tabana dayalı  siyaset yerine, tavana dayalı siyaset yapıyor.” diyor. Bu siyasi liderin söylemi de halkın siyasilere olumsuz baktığının bir tespitidir.

  Siyasete ve siyasetçiye güvenin artması dileğiyle.

Üniversitelerde rektör belirleme sorunu

0

  Son günlerde üniversite üst yöneticilerin belirlenmesi konusunda iki ciddi tartışma konusu yaşanmaktadır. Yakın geçmişte Marmara, Giresun ve Erzincan Üniversitelerinde yapılan aday belirlenmesi yoklaması sonucu öğretim üyelerinin ilk sıraya yerleştirdiği adayların YÖK tarafında Cumhurbaşkanına atanmak üzere gönderilen ilk sıralamaya girememeleri nedeniyle sık tartışılan konu yeniden alevlenmiş oldu. Anayasa tartışması kadar ilgi gören üniversitelerin üs yöneticilerinin belirlenmesi konusu sokaktaki insandan Cumhurbaşkanına kadar, YÖK başkanı dahi kimsenin memnun olmadığı görülüyor.
  Bir ülkenin gelecekteki nitelikli insan potansiyelini yetiştiren üniversitelerin yönetim organlarının niteliği birçok bakımdan önem taşıyor. YÖK yasası kurulduğundan bu konular gündeme gelmiş ve ülkemiz bilim ve eğitim hayatının zarar gördüğü belirtilmişti. Halen de objektif ölçütler içinde konuyu işleyen duyarlı bilim insanları yılmadan işlemektedirler.
Bu anlamda üniversitelerin özerk olması ve kendi öze durumları nedeniyle birer devlet kurumu veya işletme gibi yönetilmek yerine bilimsel anlayışa uygun olarak ortak aklın etkisi ile özerk ortamda yönetilmesi kaçınılmaz olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Türk-Alman Üniversitesi Rektörü için aranan özellikler yetersiz
  İkinci gelişme ise yeni kurulan Türk-Alman Üniversitesi üst yönetiminin belirlenmesi için başlatılan adaylık süreci ki bu da yukarıda belirttiğimiz mevcut üniversitelerimizin herhangi bir kritere bağlı olmayan üniversite üst yönetimlerinin belirlenmesi ile doğrudan ilgilidir.
17.06.2010 tarihli YÖK basın bildirisinde “18.06.2008 tarihli ve 5772 sayılı Kanunla değiştirilen 2547 Sayılı Yükseköğretim  Kanunu’nun 13. maddesinin (a) fıkrası hükümlerine göre yeni kurulan “Türk-Alman Üniversitesi”ne 13.05.2010 tarihli Yükseköğretim Kurulu Genel Kurulunca belirlenerek Cumhurbaşkanlığına sunulan 3 rektör adayından birinin çekilmesi ve listenin Başkanlığımıza iade edilmesi üzerine Türk-Alman Üniversitesi’nin rektör seçim sürecinin yeniden başlatılmasına karar verilmiştir”   denilmektedir.
Rektör ataması için aday adayı başvurusunda bulunacak kişilerde;
  a. “Profesör” akademik unvanını taşıması,
  b. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nu hükümlerine göre devlet memuru olarak istihdam edilebilmek için engel bir halin bulunmaması,
  b. Rektör olarak atama işleminin ikmal edildiği tarih itibarıyla 67 yaşını tamamlamamış olması, şartları aranacaktır.
  3. Rektörlük için aday adayı başvurusunda bulunmak isteyen öğretim üyelerinin, üçüncü fıkrada belirtilen şartları taşıması halinde, herhangi bir Devlet veya Vakıf üniversitelerinde kadrolu veya sözleşmeli olarak görev yapmaları şart değildir. 
  4. Başvuru dilekçesi ile birlikte ekte sunulan formata uygun olarak aday adayının akademik özgeçmişi ve yayın listesi yer almalıdır.
Yeni üniversite rektörü tecrübeli ve deneyimli olmalıdır
  Yeni kurulacak üniversite için daha önceden bir aday listesi belirlendi ve YÖK bildirisinde de belirtildiği gibi adaylardan birinin çekilmesi ile süreç yeniden başlamıştır. Çekilen aday doğru bir iş yapmıştır. Bu bağlamda hem YÖK hem de Cumhurbaşkanlığını belirli bir itham altında tutmaktan kurtarmıştır. Bu bağlamda Türk Alman Üniversitesi rektörlüğünün atanmaması hayırlı olmuştur.
  Doğal olarak 4 milyona yakın Türk vatandaşının yaşadığı Almanya ile ülkemiz arasında bir üniversitenin olması son derece önemlidir. Aklıma gelen soru şu, acaba Almanlar bir Alman-Türk Üniversitesi açsalardı kurucu rektör olarak ne tür ölçütler ararlardı? Daha önce yazdığım Üniversitelerde seçim modelleri konulu 8 yazıda konuyu dünya ölçeğinde nasıl işlendiğini örnekleri ile anlatmaya çalıştım.
Almanlar niteliğe değer verir
  Bu hafta başında Portekiz’de katıldığım bilimsel bir toplantıda Alman meslektaşıma “Ülkenizde rektörlük seçimleri nasıl yapılıyor?” diye sordum ve yeni kurulan Türk Alman üniversitesinden bahsettim. Alman hocanın cevabı “Biz olsak amaca uygun en yetkin kişiyi dünya çapında ilan ile alırız” olmuştur. Genelde rektörlerde aranan özellikler; akademik düşünce anlayışı, bilgi birikimi, üretkenlik, çalışma kültürü, hukuk bilgisi, toplumsal aydınlanmaya katkısı ve estetik duyarlılıklar gibi ölçütler aranır. Her şeyden önce anabilim dalından Rektörüne kadar niteliği en yüksek bilim insanları üniversitede yönetici konumdadır. 
  Daha önce Almanya’da bilimsel araştırma yaptığım sıralarda ve ileriki dönemlerde kısacıkta olsa sistemi incelmiş olmam nedeniyle Almanların nasıl sistematik hareket ettiklerini biliyorum. Alman Üniversitelerinde yöneticiler bayındırlık işlerini andıran faaliyetler ile değil, geçekten bilim ve bilimin işleyişi ile ilgileniyorlar. Konu temelde üniversiteye nasıl baktığımıza bağlıdır. Üniversiteyi nasıl tanımladığımıza ve nasıl bir üniversite istediğimiz sorusu ile doğrudan ilgilidir. Dünya üniversitelerinin bu  konudaki tecrübesi açık. Akademik başarısı olmayan, ciddi anlamda projeler üretmemiş, uluslararası alanda bir kongreye düzenlememiş, kongreye katılmamış, herhangi bir kongrede seçkin bilim insanları karşısında iki cümle konuşmamış, temel bir iki eseri olmamış, ciddi anlamda yayınları atıf almamış hiçbir kimse yönetici yapılmaz. 
  Maalesef konu yine üniversiteyi nasıl gördüğümüz, üniversiteden ne beklediğimi ve nasıl bir üniversite istediğimize bağlıdır. Dünyanın bugünkü gelişmişlik ölçüsü ve üretkenliği bilim ve teknoloji üretimine bağlı olduğu için, ülkelerin kendi tercihlerini kendileri yapmak zorundadırlar. Bir toplum kendi yerini nerede görmek istiyorsa ona göre bilim ve teknolojiye değer vermek zorundadır. Bu nedenle Almanlar niteliği ve akademik başarısı yüksek insanlar arasından aday seçiyorlar. Seçimlerinde de değişik teknikler kullanarak üniversite bileşenlerinin tümünün katkısını aramaktadır. Daha önce değişik Alman Üniversitelerinin seçim modellerini yazmıştım. Çoğunlukla Almanlar öğrenci, öğretim üyesi, öğretim görevlisi, çalışan ve öğrencilerin belirli ağırlıklarda kullandıkları oy ile oluşan büyük senatonun oluşturduğu komite seçimi hazırlamaktadır. Seçim üniversitenin içine yönelik ve üniversitenin kendisi seçiyor. Üniversite bileşenlerinin özgür iradeyle seçtiği senato doğru adayı seçebiliyor. Aynı senato başarısız
  Tekrar Türk-Alman üniversitesine dönersek, yeni kurulacak bir üniversite için belki daha dikkatli olunmalı ve ek önlemlerin alınması gerekir. Yerleşik bir üniversite değil yeni kurulan bir üniversitede yönetici olmak herhalde en azından geçmişte bir üniversitede rektörlük yapmış olması şartı aranır diye beklenir. Deneyimli, girişimci, ufku ve öngörüsü olan, vizyon sahibi, toplum içinde sevilen kişiliklerin olması üniversitenin ilk inşası ve üniversitelik bilincinin yerleşmesine katkıda bulunacaktır.
Mevcut mali ile rektör belirleme seçimleri üniversitelere

zarar vermekte ve verisizleştirmektedir 
  14 Temmuz 2010 tarihli gazetelerde Sayın YÖK başkanının Üniversite rektörlük seçiminin değişeceği yönündeki ifadesinin de tartışmaya açılması gerekir. Her ne kadar yıllardır sistem eleştiriliyor olsa da YÖK Başkanı Sayın Yusuf Ziya Özcan’ın rektörlük seçiminin yarattığı olumsuzluklar ile ilgili kaygısını sorumluluk makamında oturan üst düzey yönetici olarak dile getirmesi önemli. 
  Üniversite mevcut durumdaki adı seçim ancak net nitel ölçütleri olmayan seçimi şeklinin artık ülkemizin bilimine zarar verdiği aşikârdır. Bu hali ile toplumda hiçbir güven ilişkisi kalmamış ve ciddi eleştiriler almaktadır. Temel sorun doğru bilim adamı seçiminin yapılmaması ve buna bağlı olarak doğru yönetici seçilememesindendir. Sorun seçimde değil bir bütün olarak sistemin olmamamsı, neyin arandığının bilinmemesi kadar yasanın sonuçta atamaya uygun olmasından kaynaklanıyor.
Portekiz sistemi uygun görülüyor
  Geçen hafta sonu Portekiz’in Evora kentindeki Evora Üniversitesinde yapılan bilimsel toplantıda açılış kokteyline gelen rektör ve yardımcısı ile ayaküstü konuşma fırsatı buldum. Yeni Rektörden sistemin işleyişini öğrendim. Daha öncede dünya üniversiteleri seçim sistemleri adlı yazımda da belirttiğim görüşler yakın olan Portekiz sistemini anlattılar.
Portekizliler rektörlerinin bağımsız olarak seçilen seçiciler kuruluna seçtiriyorlar.
Şöyle ki, Üniversitenin belirlediği bağımsız bir seçiciler kurulu oluşuyor.
Seçim kurulu 18 kişiden oluşuyor.
  Kurulun komposizyonu şöyle oluşuyor
  13 kişi profesörler tarafından seçiliyor.
  2 kişi üniversite çalışanları
  3 kişi öğrenciler tarafından seçiliyor.
  18 kişilik kurul üniversite senatosu ile birlikte üniversite dışından konu ile ilgili 7 kişiyi de daha seçiyor. Üniversite dışı kişiler çok sözü edilen mütevali heyeti veya sosyal konsey üyeleri gibi üniversite ile ilgili olan kişilerden seçiliyor. Sanayi, eğitim, meslek odalar ve benzeri kesimlerini temsil eden kişilerden oluşuyor.
 Seçilen kişiler seçilecek adayı belirliyor 
  Adaylar önce senatoya; sonra da seçim kuruluna projelerini ve hedeflerini anlatıyor. Adaylardan aranan özellikler: doktora yapmış olması, varsa bilimsel yayın geçmişi, yönetim becerisi ve toplumsal proje ve ilişkileri istenmekteymiş. Seçilen rektör her iki ayda bir seçim kuruluna gelişmeler hakkında rapor veriyor. Her yıl gelecek yıla ilişkin hedefini ve projelerini açıklıyor ve bir önceki yılın hesabını üniversiteye anlatıyor. 
  Eğer rektör her iki ayda bir verdiği raporda işlemleri ve harcamaları ile ilgili ikna edici bulunmazsa seçiciler kurulu rektörü uyarıyor veya başarılı bulunmayan rektör görevden el çektirebiliyor. Böylece rektör üniversite içinde kontrol edilmiş oluyor. Gerçek anlamda üniversite özerkliği ancak bu şekilde sağlanıyor. Diğer organların belirlenmesinde bölüm başkanı yurtiçi ve dışından adaylar arasında akademik dosyası dikkate alınarak belirleniyor. Evora Üniversitesinde fakülte yerine farklı birimler enstitü çatısı altında toplanmaktadır. Ancak kişilerin labaratuvar ve araştırma grupları etkin konumdadır. Bölüm başkanı seçiminde adayın bilimsel özgeçmişi, yayın, etkinlik ve projeleri dikkate alınıyormuş. Ancak Portekizce bilmek kaydı ile herkes aday olabilmektedir.
  Agronmi (tarım bilimi) bölümünün başında bir Alman hoca bulunuyor. Genelde batı üniversitelerindeki geleneğe uygun olarak üniversitede belirli oranda yabancı öğretim üyesi bulunuyor. Alman hocaya sorum “atanmanız zor olur mu?”. Cevabı hayır dosya üzerinde en iyisi seçildiği için kendime güvenerek geldim. Hemen ekliyor, “tabii yönetici olmak değil yöneticiliği sürdürmek zor”. Aralıklarla bölüm başkanı ve enstitü başkanı bilimsel çalışmalar hakkında bölümü bilgilendirmek ve her yıl gelecek yılın planı açıklamak ve gerçekleşen durumu rapor etmek zorundadır. Yani bizden farklı olarak liyakate dayalı ve sürekli üreten bir sistem oluşturulmuştur. Tabii burada bütün kesimler örgütlü ve sorumluluk gösteriyor. Her şey tek kişinin iki dudağı arasında değildir. Üniversite kamuoyu da bilinçli ve küçük şeylere prim vermiyor.
Türkiye’nin geleceği nitelikli üniversitelerden geçmektedir
  Dünyanın 17 büyük ekonomisi olan Türkiye’nin büyüklüğü ile bilim ve üniversiteye bakışı arasında ciddi bir farklılık olduğu artık aşikârdır. Hepimizin iyi niyetle geriye bakmadan ileriye yönelik uygulanabilir bir sistem oluşturması gerekir. Mevcut hali adı seçim olan fakat kendisi eğilim belirleme ve atama karışımı yapı yaşana her üniversitede yeni olumsuzlukları oluşturmuş ve üniversiteleri verimsizleştirmiştir. Yer yer üniversiteleri fakülteciliğe ve kamplaştırmaya götürmüştür. Gözlemlerim ve kanaatim seçim adına üniversitelere verilen zarar belki de on yıllarca düzeltilemeyecek boyuttadır. Yerel yönetici belirlemeyi andıran ön seçimin yarattığı ilişkiler bilim insanı ortamına yakışmıyor ve ciddi eleştiri almaktadır. Artık bağımsız senatoların oluşması ve nitelikli bilimsel erki yüksek, sosyal ve toplumsal bağları olan üniversite yöneticilerinin seçilme zamanı gelmiştir. Bilimsel geçmişi zayıf olan, bilim yapmamış, herhangi bir bilim kitlesi karşısına çıkmamış, hiçbir sosyal ve temel bilim politikası olma
Öneri:
  Ancak sorunun çözümü sanırım özerk üniversite ilkesinin yeniden işletilmesine bağlıdır. Üniversitelerde rektör adaylarının yerel yönetimleri andıran ve kişi başına oy yerine, nitelikli ve liyakati olan özgür seçimler ile mümkün olacaktır. Üniversite bileşenlerinin oluşturacağı özgür nitel seçilen delegeler ilkeler oluşturarak üniversite yönetimlerini oluşturabilir. Bu konuda dünya tecrübesi ve sistemleri uygulanılır. Benim önerim üniversite bileşenlerinden oluşan ve iki hatta üç tura kadar yansıyacak bir seçimin olmasıdır.
  Örneğin, rektör aday adayları, belirli oranda %60 i öğretim üyelerinden, % 20 Öğretim görevlileri %10 u üniversite idari personelinden ve %10 u öğrencilerden oluşan üniversite delegeler kurulunun oluşturduğu bağımsız senato tarafından seçilebilir. Senatonun tabandan seçimle bağımsız olarak seçilerek gelmesi ve sorumluluk alması daha yararlı olur.
Senato kendi içinde nasıl bir rektör aradığını belirleyebilir.
  Belirli sayıdaki delege kendi içinde seçeceği seçim kurulu adaylarda aranan nitelikleri değişik formüller ile belirleyebilir. Örneğin bağımsız senato delegelerin adayları 1, 2, 3, 4, 5, 6 diye sıralamaya alabilir. Sıralamada birinci çıkan ilk % 50’nin üzerinde oy almamışsa ikinci tura kalan ilk üç aday arasında yeniden bir seçim yapılabilir.
  Böylece üniversitenin %50’nin üzerinde desteğini alan bir aday 4 veya 5 yıllığına seçilir.
Gönlümden geçen bir defalığına seçilmesidir. İleride bunun nedenlerini de açıklayacağım. Seçilen aday göreve başlarken ne yapacağını belirtmeli ve ayrılırken de aynı şekilde hesap verebilmelidir. Seçilen rektör sık sık hesap vermelidir. Başarısız rektör bağımsız senato tarafından görevinden el çektirilmedir. 
  Amaç üniversitenin kendi kendisini yönetmesi ve hesap verebilmesidir.
Sanırım bu yaz günün sıcak gündeminde tartışılan referandum ve üniversite sorunları yeni bir anayasa ve yeni bir Yükseköğretim Yasası ile aşılacak niteliktedir. Ülkemizin sağlıklı geleceği için hepimizin sorumluluk alması gerekir.
 

Amasyalı Ressam Şahin Eren’in Amasya sulu boya resim sergisi

0

Haber: İlker ÇAKAN

   Amasya-Taşova-Alpaslan’lı Ressam Şahin Eren(73) Amasya görüntüleri konulu ilk sulu boya resim sergisini Amasya-Hazeranlar konağında açtı. Sulu boya resim teknikleri ile Amasya’yı en iyi şekilde anlatmaya çalışan; 1966-1994 yılları arasında çeşitli illerde İlköğretim Müfettişliği yapan, emekli İlköğretim Müfettişi Şahin Eren’in sulu boya resim sergisi, sergiyi gezenlerin beğenisini kazandı.

 

                                

                          Amasyalı Ressam Şahin Eren-Karikaturist Mustafa Sondaj
 
  1954 Ladik Köy Enstitüsü mezunu olan emekli öğretmen Ressam Şahin Eren, mezun olduğu  yıl  ilk öğretmenlik görevlerini; Amasya Merkez Uygur, Taşova-Zuday Köyü,Uluköy kasabasında yapmıştır. “Okumak günlük eylemimdir, resim yapmak da eylemin kritiği, şiir yazmakta yeni  dünyalar keşfetmek için usumla yaptığım yolculuktur.”  diyen,1994 yılında emekli olan ve 1995 yılında tekrar göreve başlayarak,  2001 yılında emekli olan, 1937 doğumlu emekli öğretmen Şahin Eren, yaşadığı çoğu yılların  günlüğünü tutmuş ve 2006 yılında da “Güncemdeki Dizeler” adlı şiir kitabını yayınlamıştır.
 
                
                Amasyalı emekli öğretmen Ressam Şahin Eren’in sulu boya resimleri
error: Content is protected !!