Pazar, Nisan 12, 2026
tr
Ana Sayfa Blog Sayfa 231

Bağımsızlık taraftan bir Makariosa değil

0

  Bundan sonraki gelişmelerde Grivas’ın faaliyete geçtiği görülür. EOKA  taktikleri ile faaliyetlerini başlatır. Okullardan teksir makineleri, kamplardan silahlar çalınır, çeteler dağlara çıkar, adadaki kaçak ve kayıplar çoğalır.

  Böylece Makarios, Yunanistan’ın kendisine Enosis için kendi bildiği yoldan gitmesinde yardımcı olmayacağını anlar ve Grivas’a karşı açıkça silah ithal etmek suretiyle eline bir pazarlık kozu temin etmek ister. Bunu açığa vurmakla ümidi, Yunanistan’ın kendisi ile el altından uyuşacağıdır.

  Halbuki Cunta fırsat bekliyordu. Bu nedenle silah ithali  meselesini fırsat bilir ve 11.2.1972 tarihli ültimatom niteliğindeki notası ile açıkça Makarios’un karşısına geçer.

(Burada bir parantez açarak bu karşı geçişin Bağımsızlık  taraftan bir Makarios’a değil, Enosis’i kendi bildiği yönden gerçekleştirmek için çaba harcayan   bağımsızlık  düşmanı  bir  Makarios’a  karşı  olduğunu  yeniden ortaya koymakta fayda vardır. Yunanistan Cuntası ise bunu ya parken Enosis   idealini  yine  terk etmiş   değildir.   Ancak   Cunta   kendi   geleceği bakımından bu Enosis çabasındaki öncülüğü ve liderliği Makarios’tan almak için bu gibi bir harekete yönelmek gereğini duymuştur.)

  Olay ve gelişmeleri kaydedip değerlendirmeye devam edelim;

  Enosis davasını  Yunanistan’la tam bir işbirliği ve anlayış halinde yürüttüğünü yaydığı sürece kuvvetli duran Makarios için, Cunta’nın bu açıkça karşı çıkışı ve Grivas önderliğindeki milliyetçi güçleri desteklemesi zararlıdır. Ancak bir Cunta reisi olarak Papadopulos’un

gerilemesi beklenemez, O halde Makarios gizli bir anlaşma ile Papadopulos’un bazı taleplerine boyun eğmezse ikinci fiilî bir darbe beklenebilir.

  Bu şekilde bir gizli anlaşma söz konusu olduğu   takdirde Makarios’un, silahlar konusunda 1966’da olduğu gibi bir Birleşmiş Milletler kontrolünü kabul etmesi; kısa bir süre içerisinde 1-2 Bakanını hastalık v.s. gibi nedenlerle ve istifa yolu ile değiştirmesi beklenebilir.

Bu arada Makarios’un ani bir darbe ile ortadan kaldırılması da mümkündür.

8-Olaylar bu şekilde gelişmez Makarios yine kendi bildiğini okumaya devam ederse bu taktirde Rumlar arası bir iç savaşın başlaması mümkündür. Böyle bir gelişme Millî Muhafız Ordusu’nun duruma el koyarak adada sıkı yönetim ilan etmesine vesile olabilir.

  Böyle bir çatışma tehlikesi ile karşılaşacak olan Rum toplumunu yeniden birleştirmek gayesiyle Türkleri müşterek düşman haline getirecek bir eyleme sevk edilmesi kuvvetle muhtemeldir. (Çünkü bugünkü ihtilâf her ne kadar mevcutsa da Rumların her iki kanadının da müşterek gayede (ENOSİS) ve müşterek düşmanda (TÜRKLER) ezelden  beri birleştikleri inkarı imkansız bir gerçektir).

Bağımsızlık taraftan bir Makariosa değil

0

  Bundan sonraki gelişmelerde Grivas’ın faaliyete geçtiği görülür. EOKA  taktikleri ile faaliyetlerini başlatır. Okullardan teksir makineleri, kamplardan silahlar çalınır, çeteler dağlara çıkar, adadaki kaçak ve kayıplar çoğalır.

  Böylece Makarios, Yunanistan’ın kendisine Enosis için kendi bildiği yoldan gitmesinde yardımcı olmayacağını anlar ve Grivas’a karşı açıkça silah ithal etmek suretiyle eline bir pazarlık kozu temin etmek ister. Bunu açığa vurmakla ümidi, Yunanistan’ın kendisi ile el altından uyuşacağıdır.

  Halbuki Cunta fırsat bekliyordu. Bu nedenle silah ithali  meselesini fırsat bilir ve 11.2.1972 tarihli ültimatom niteliğindeki notası ile açıkça Makarios’un karşısına geçer.

(Burada bir parantez açarak bu karşı geçişin Bağımsızlık  taraftan bir Makarios’a değil, Enosis’i kendi bildiği yönden gerçekleştirmek için çaba harcayan   bağımsızlık  düşmanı  bir  Makarios’a  karşı  olduğunu  yeniden ortaya koymakta fayda vardır. Yunanistan Cuntası ise bunu ya parken Enosis   idealini  yine  terk etmiş   değildir.   Ancak   Cunta   kendi   geleceği bakımından bu Enosis çabasındaki öncülüğü ve liderliği Makarios’tan almak için bu gibi bir harekete yönelmek gereğini duymuştur.)

  Olay ve gelişmeleri kaydedip değerlendirmeye devam edelim;

  Enosis davasını  Yunanistan’la tam bir işbirliği ve anlayış halinde yürüttüğünü yaydığı sürece kuvvetli duran Makarios için, Cunta’nın bu açıkça karşı çıkışı ve Grivas önderliğindeki milliyetçi güçleri desteklemesi zararlıdır. Ancak bir Cunta reisi olarak Papadopulos’un

gerilemesi beklenemez, O halde Makarios gizli bir anlaşma ile Papadopulos’un bazı taleplerine boyun eğmezse ikinci fiilî bir darbe beklenebilir.

  Bu şekilde bir gizli anlaşma söz konusu olduğu   takdirde Makarios’un, silahlar konusunda 1966’da olduğu gibi bir Birleşmiş Milletler kontrolünü kabul etmesi; kısa bir süre içerisinde 1-2 Bakanını hastalık v.s. gibi nedenlerle ve istifa yolu ile değiştirmesi beklenebilir.

Bu arada Makarios’un ani bir darbe ile ortadan kaldırılması da mümkündür.

8-Olaylar bu şekilde gelişmez Makarios yine kendi bildiğini okumaya devam ederse bu taktirde Rumlar arası bir iç savaşın başlaması mümkündür. Böyle bir gelişme Millî Muhafız Ordusu’nun duruma el koyarak adada sıkı yönetim ilan etmesine vesile olabilir.

  Böyle bir çatışma tehlikesi ile karşılaşacak olan Rum toplumunu yeniden birleştirmek gayesiyle Türkleri müşterek düşman haline getirecek bir eyleme sevk edilmesi kuvvetle muhtemeldir. (Çünkü bugünkü ihtilâf her ne kadar mevcutsa da Rumların her iki kanadının da müşterek gayede (ENOSİS) ve müşterek düşmanda (TÜRKLER) ezelden  beri birleştikleri inkarı imkansız bir gerçektir).

Bağımsızlık taraftan bir Makariosa değil

0

  Bundan sonraki gelişmelerde Grivas’ın faaliyete geçtiği görülür. EOKA  taktikleri ile faaliyetlerini başlatır. Okullardan teksir makineleri, kamplardan silahlar çalınır, çeteler dağlara çıkar, adadaki kaçak ve kayıplar çoğalır.

  Böylece Makarios, Yunanistan’ın kendisine Enosis için kendi bildiği yoldan gitmesinde yardımcı olmayacağını anlar ve Grivas’a karşı açıkça silah ithal etmek suretiyle eline bir pazarlık kozu temin etmek ister. Bunu açığa vurmakla ümidi, Yunanistan’ın kendisi ile el altından uyuşacağıdır.

  Halbuki Cunta fırsat bekliyordu. Bu nedenle silah ithali  meselesini fırsat bilir ve 11.2.1972 tarihli ültimatom niteliğindeki notası ile açıkça Makarios’un karşısına geçer.

(Burada bir parantez açarak bu karşı geçişin Bağımsızlık  taraftan bir Makarios’a değil, Enosis’i kendi bildiği yönden gerçekleştirmek için çaba harcayan   bağımsızlık  düşmanı  bir  Makarios’a  karşı  olduğunu  yeniden ortaya koymakta fayda vardır. Yunanistan Cuntası ise bunu ya parken Enosis   idealini  yine  terk etmiş   değildir.   Ancak   Cunta   kendi   geleceği bakımından bu Enosis çabasındaki öncülüğü ve liderliği Makarios’tan almak için bu gibi bir harekete yönelmek gereğini duymuştur.)

  Olay ve gelişmeleri kaydedip değerlendirmeye devam edelim;

  Enosis davasını  Yunanistan’la tam bir işbirliği ve anlayış halinde yürüttüğünü yaydığı sürece kuvvetli duran Makarios için, Cunta’nın bu açıkça karşı çıkışı ve Grivas önderliğindeki milliyetçi güçleri desteklemesi zararlıdır. Ancak bir Cunta reisi olarak Papadopulos’un

gerilemesi beklenemez, O halde Makarios gizli bir anlaşma ile Papadopulos’un bazı taleplerine boyun eğmezse ikinci fiilî bir darbe beklenebilir.

  Bu şekilde bir gizli anlaşma söz konusu olduğu   takdirde Makarios’un, silahlar konusunda 1966’da olduğu gibi bir Birleşmiş Milletler kontrolünü kabul etmesi; kısa bir süre içerisinde 1-2 Bakanını hastalık v.s. gibi nedenlerle ve istifa yolu ile değiştirmesi beklenebilir.

Bu arada Makarios’un ani bir darbe ile ortadan kaldırılması da mümkündür.

8-Olaylar bu şekilde gelişmez Makarios yine kendi bildiğini okumaya devam ederse bu taktirde Rumlar arası bir iç savaşın başlaması mümkündür. Böyle bir gelişme Millî Muhafız Ordusu’nun duruma el koyarak adada sıkı yönetim ilan etmesine vesile olabilir.

  Böyle bir çatışma tehlikesi ile karşılaşacak olan Rum toplumunu yeniden birleştirmek gayesiyle Türkleri müşterek düşman haline getirecek bir eyleme sevk edilmesi kuvvetle muhtemeldir. (Çünkü bugünkü ihtilâf her ne kadar mevcutsa da Rumların her iki kanadının da müşterek gayede (ENOSİS) ve müşterek düşmanda (TÜRKLER) ezelden  beri birleştikleri inkarı imkansız bir gerçektir).

Çağdaş özdeyiş ekolünün kurucusundan “Kelamlar”

0

  “Bu evren ve yaşadığımız bu yeryüzü Allah’ın mülküdür. Bizler ise birer misafiriz. Burada en güzel misafirler Allah’ın hidayet nasip ettikleridir.”

Sayfa: 47

  Kelam ve fikir adamı Ferhat Ahmed Ali Oğlu Mirzayev, namı diğer Hacı Ferhat Mirza, “Kelâmlar” isimli bu nadide yapıtında, Türk dünyası için son derece önem arz eden sözleri ana başlıklar altında toplayarak değerli okuyucuları ile paylaşmıştır. Rabbimize sonsuz şükürler olsun ki, edebiyat alanında faaliyet gösteren bizlere yazma yeteneğini bahşetmiş. İşte Sayın Mirzayev yüce Rabbimizin bizlere bahşettiği bu yeteneğini son derece ustaca kullanmış bu değerli kitabında.

“İnsan, everene sığmayan öyle küçük ve öyle değerli bir zerredir ki,

evren onda, o evrende can bulur”

Sayfa: 70

  Türk dünyasının en önemli eserleri arasında en güzel yeri alacak olan ve bu nadide sözlerin barındırdığı zenginlik ve güzellikleri görünür kılan yazar Mirzayev, “Kelâmlar” isimli kitabı ile adeta okuyucularının ruhani derinliğine inmektedir. Bunu başarabilmek yazarın alanındaki ustalığını da ortaya koymaktadır.

  “Ruh; Allah katında olup, maddi bedende oluşan ve duyu organları arasında iletişim yaratan, onları bir araya getiren, hayvani hisleri kâmilleştiren, emanet verilmiş vücut için sorumluluk taşıyan ve ahiret âleminde verilecek bedenler için hafıza programı görevini üstlenecek olan bir ilahi varlıktır.”

Sayfa: 91

  Bilim ve ilim dünyasının en değişik yönü bu kitapta bir araya getirilmiş oluşu, okuyucuyu sıkmamaktadır. Her sözde insanın beyninde fırtınalar koparan bu değerli başyapıt, Türk toplumunun belirgin tarafını, inançlarını, örf, adet, gelenek ve göreneklerine bağlılığını da ortaya koymaktadır. Her dönemin entellektüel kaygılarından birisi olan “Yazmak mı? Yoksa yaşamak mı?” olgusu yazarlar için de beyin kemiren bir soru olmuştur. Ancak Sayın Mirzayev bu iki olguyu bir arada buluşturan ve bunu da en güzel şekilde uygulayan bir yazar olma sıfatını kendisinde barındırmaktadır.

  “Ey Müslümanlar! Haccın kazancı evinizde, onayı ise Kâbe’dedir. Orayı tövbeniz ve güzel amellerinizle ziyaret ediniz! Bu hem sizin, hem de sizden sonra gelecek nesliniz için çok önemlidir. Allah güzel işleri kabul eden ve değerlendirendir.”

Sayfa: 111

  Bilgece bir bakış açısının ürünü olan “Kelâmlar” hem insanoğlunun hem de kâinatın şerhi olma özelliğini taşımaktadır. Yazarın her sözü, insanoğluna bırakılabilecek en büyük servet niteliğini taşımaktadır. Kitapta yer alan her söz, adresi bilinmeyen insanlara birer açık mektuptur. Yazar Mirzayev’in kaleme aldığı birçok söz, Tasavvufi duyuş ve oluş süreci, yine tasavvufi imgeler ve göndermeler ışığında can bulmaktadır. Yaşamaya anlam katan, insanoğlunun ve dünyanın var oluş sürecini anlatan tek ve önemli unsur, hakikati arama cehdi değil midir? İşte yazar “Kelamlar” kitabın da bunu açıkça ortaya koymuştur.

  “Ey aile reisleri! Erkek çocuklarınızı sünnet ettirmek sizin üzerinize farzdır. Siz bu farizayı yaparken haram işlemeyin ve kendiniz de, çocuğunuzu da günaha sokmayın. Allah haramı sevmez ve haramla yapılmış işi kabul etmez. Kendinizi kandırmayın. O her şeyi gören ve bilendir.”

Sayfa: 132

  Toplumun yazar, filozof ve ilim adamı olarak tanıdığı Hacı Ferhat Mirza beyefendi, eserlerinden dolayı Azerbaycan Milli Akademisinin Felsefe ve Hukuk Enstitüsünün Genel Kurulunun kararıyla din ve felsefe ilimleri doktoru fahri payesiyle ödüllendirilmiştir. İnşaat mühendisi olan Mirzayev, Uluslar arası Ekoenergetik Akademisinin ve aynı zamanda Azerbaycan tarih kurumunun akademik üyesidir. 2008 yılında “Uluslararası Altın Yıldız Madalyası” ile ödüllendirilerek, yılın Kültür adamı seçilmiştir. 2009 yılında ise, “Dünya Kültürüne Hizmet” Uluslar arası Ödülünü kazanmıştır. Aynı yıl Birleşmiş Milletler tarafından A.S. Puşkin altın Madalyasına layık görülmüştür.

 “Suyun tarihi çok eskilere dayanır. O, hem verici, hem enformasyon kaynağı, hem de hayati değer gibi her zaman hareket halindedir.”

Sayfa: 161

  İşte yazarın bu kadar bilgi ve tecrübesinden de anlaşılmaktadır ki, “Kelâmlar” isimli bu nadide yapıt, bir anda oluşan duygu yoğunluğu ve sözlerin ahengi içinde kaleme alınmış bir kitap değildir. Kitapta Akâidî-Kelâmî-Felsefî Denemeler ve bu grupta yer alan önemli sözler, toplumun yapısının anatomisini ortaya çıkarmaktadır. Kitap objektif bakış açısıyla, ilmi tahlillerin, metotların ışığı altında yazılmıştır. Büyük inceleme, bilgi, uğraş ve emeğin ürünüdür. Kitapta Allah’ın varlığının ispatı, kâinatta canlı ve cansız tüm yaratıklar üzerinde görülen yaratıcılık izleri, yarattığı varlıklar üzerindeki mükemmellikler, dünyanın oluşumu, O’na inanmanın fert ve toplum için olumlu anlamda nasıl bir önem taşıdığı, inanmamanın getirdiği ruhsal huzursuzluklar gibi konular kelimelerle bütünleşerek, güzel sözlerin oluşmasını sağlamıştır.

  “İnsan mekanizması örümcek ağından bile zariftir, bu ağların korunmasında insanlık için büyük ibretler mevcuttur. Birbirinizi kollayınız ve birbirinize iyi davranınız.”

Sayfa: 203

  Kelimelerin zaman içerisindeki mana değişiklikleri, yani semantik ilminin verilerinden de istifade edilerek, Kur’an da ki inançla ilgili temel kavramların incelenerek bu doğrultuda “Kelâmlar” kitabının kaleme alınmış olması, yazarın dinin temellerine olan saygısını da apaçık gözler önüne sermektedir. Yazar; iman esaslarını göz önünde bulundurarak inancın konusu olan, Allah, Melek, Kitap, Nebi, Resul, Ahiret, Kaza ve Kader gibi temel kavramları ele almıştır. Kelimelerin Kur’an öncesi anlamları açığa çıkarıldıktan sonra, bu kavramları Kur’an’ın edebi metni içinde araştırıp, nerelerde ve hangi anlamlarda kullanıldığı tespit edilmiştir. Kur’an ın kendi düşünce sistemi ve semantik alanı içerisinde bu kavramlara yüklediği yeni anlamları da kitapta yer alan sözler içinde belirtilmiştir.

  “Ey insanlar! Allah’a ait olan sözleri kendinize mal etmeyiniz. Allah hem ezeli ve ebedi, hem de ebedi yaşatandır.”

Sayfa: 219

  Sayın Mirzayev’in kaleme aldığı “Kelâmlar” kitabında, Allah-u Teâlâ’nın insanlara doğru yolu göstermek ve onları karanlıktan aydınlığa çıkarmak amacıyla indirdiği Kuran-ı Kerimden esinlenmeler görülmektedir. Kitapta yer alan sözlerde; Allahın fikri, itikâdi, ahlâki, ferdi ve sosyal alanda insanları pozitif yönde nasıl teşvik ettiğini ele alan önemli sözler yer almaktadır. Çağımız, ihtisaslaşmanın en çok yaygınlık kazandığı bir devirdir. Gün geçtikçe her ilim dalı alt başlıklar halinde bölünmekte ve bu alt başlıklar da zamanla geniş bir ilim dalı haline gelmektedir. İnanıyorum ki Sayın Mirzayev’in kaleme aldığı bu değerli eser, ilim alanındaki en önemli yapıtlar arasında yerini alır.

  “Zalimler ağalık taslayanlardır. Öyle bir davranırlar ki, sanki ovaları, köyleri, illeri, hâşâ bunlar Allah’tan satın almışlar. Onlar ne ahirette, ne de bu dünyada huzur bulamayacaklar. Uğradıkları azaplar dayanılmazdır.”

Sayfa: 253

Batum Karadenizin, Kafkasyanın Parisi…

0

  Ekonomik gelismelerin bölgeyi çok hızlı biçimde değistirdiği ve tüm yatırımların saydam ve güvenli ortamda yapıldığı Batum ve Gürcistan’la ticaretimiz 1,4 milyar dolara ulaşırken bugün önümüzde olan fırsatlar yarın cok daha azalıp cok kısa süre içinde de kaçacaktır.

  Zengin maden yatakları, tarım potansiyeli, tekstil, otomotiv, gelişmemiş ve gelişmeye son derece açık sanayisi, ve turizm…Ozellikle Turizm Batum’un herseyi.Yaz kış turizmi rahatlıkla yapılabilir.

  Vizesiz giris cikis yapilabilen bi ulke ile bu kadar yakin iliskiler yasanirken, ticari olarak cok daha fazla yatırım yapılmalı mutlaka.

  Son 5 yılda 5 milyar dolar yatırımın geldiği Batum’da fırsatlar sonsuz…. Ama şimdilik…    Yatırımlar için hızlı ve agresif olmak gerekiyor.. Pazar Batum ve Gurcistan…

  Her türlu işbirliğine açık olarak yürütülen devlet politikasının meyvelerini nasıl verdiği açıkça görülüyor. Havaalanından şehire doğru gelirken Batum’u ziyaret eden yatırımcıların hiçbiri gözlerine inanamıyor.

  Bütün olumlu gelişmelerin mimari Adjara Bolgesi Devlet Başkanı Levan Varshalomidze. Herkese kapısı her zaman açık ve yatırımcıların önünü açmak için elinden gelen herşeyi yapıyor.

  Her gecen gün daha çok gelişen ilişkilerle Batum’u artık evimiz olarak görüp işbirliğimizi arttırmamız gerekmekte. Batum  ve Gürcistan’ı  doğuya açılan kapımız olarak görmemizin zamanı geldi.

  Saygılarımla burası Batum.

Azerbaycan’ın tarihi kültür merkezi ve Karabağ’ın baş tacı olan Şuşa

0

Şuşa Kalesi ‘in Tarihi

  Şuşa kalesinin kuruluşu 1750-1751 yıllarına rastlamaktadır. Karabağ tarihçilerinin verdikleri bilgilere göre, 1750 yılında Şuşakend köyünün az ötesinde yüksek, sarp kayalık üzerinde kalenin yapımına başlandı ve 1756-1757 yıllarında yapımı tamamlandı. Karabağ Hanı Penah Ali Han Şuşa’yı kendine başkent yaptı ve burayı surlarla çevirerek sağlam bir kale-kente dönüştürdü. Kent bir süre Penah Ali Han’ın onuruna “Penahabad”, daha sonraları “Şuşa Kalesi” ve “Şuşa” adlandırıldı.

  1751 sonrası tarihi olaylarda hep Şuşa’nın ismine rastlamak mümkün. Şuşa Kalesi kurulduğu ilk yıllardan itibaren pek çok saldırıya göğüs germiş, kanlı savaşlara tanık olmuştur. “Karabağname” yazarlarının verdiği bilgiye göre, 18. yüzyılın 50’li yıllarında Penah Ali Han daha Şuşa Kalesi’nin istihkamlarla çevrilmesi ile uğraşırken, 1751 yılında İran Şahı Muhammed Hasan Han Kaçar’ın orduları Karabağ’a saldırdı ve bir ay boyunca kenti kuşatma altında tuttu. Fakat kalenin yüksek ve sağlam surları İran Şahını kuşatmayı kaldırıp geri dönmek zorunda bıraktı. Birkaç yıl sonra, 1758’te Urmiye hükümdarı Feth Ali Han Avşar büyük bir orduyla Karabağ Hanlığına saldırdı, 6 ay süreyle Şuşa Kalesi’ni kuşatma altında tuttu, fakat fethedemedi.

  Penah Ali Han’ın ölümünün ardından İbrahim Halil Han (1763-1806)’ın döneminde Karabağ Hanlığı daha da güçlendi. Hanlığın topraklarında Eskeran, Ağoğlan kaleleri, Şuşa Kalesi’nin yeni surları ve diğer dikkate değer, stratejik önemli kaleler inşa edildi. Şuşa kısa sürede bir hayli genişledi, doğal güzellikleri, yüksek binaları ve muhteşem kale surları ile büyük bir şehre dönüştü.

  Şuşa Kalesi uzun süre Azerbaycan’ın Karabağ Hanlığı’nın başkenti oldu. 18. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak kentin nüfusu hızla arttı ve Şuşa Azerbaycan’ın en önemli şehirlerinden biri haline geldi. Daha Penah Ali Han döneminde şehirde çok sayıda bina inşa edilmişti. Şehir giderek daha güzel bir çehreye sahip oluyordu. 18. yüzyılın 80’li yıllarında şehrin çevresine üçüncü büyük surlar inşa edildi. Bu dönemde şehirde çok sayıda zanaatkâr mahalleleri oluşuyor, ticaret hızla gelişiyordu. Şuşa’dan olan tüccarlar Tebriz, Tahran, Moskova ve diğer şehirlerle ticari ilişkiler kuruyorlardı. Şehirde “Penahabadi” isimli gümüş madeni paralar darp ediliyordu.

  Şuşa’nın Pazarbaşı denilen semtinden Şeytanpazarı’na kadar uzayan kapalı çarşı ve şehrin ana caddesi “Rastapazar” olarak isimlendiriliyordu. Şuşa kapalı çarşısının eşsiz görünümü ana caddeyle bağlantılı Pazar Meydanı ile tamamlanıyordu. Şehrin “Meydan” olarak isimlendirilen ana meydanı Rastapazar sokağı boyunca inşa edilen dükkanlardan, ticarethanelerden, çift katlı kervansaraydan ve “Cuma Mescidi” olarak tabir edilen çift minareli camiden oluşuyordu.

  19. yüzyılın ilk yarısında şehrin toplam nüfusu, civar bölgelerden oraya göç eden zanaatkâr, bilim adamı ve küçük sanat erbapları ile birlikte 20 bine ulaşmıştı. 1832 yılında Şuşa kazasında faaliyette olan sınai işletmelerin listesi şöyleydi: 42 ipek kumaş üretimi işletmesi, 28 pamuk kumaş dokuma işletmesi, 20 deri işleme fabrikası, 1 tuğla ve 1 sabun fabrikası, 3 boya atölyesi.

  19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Şuşa Azerbaycan’ın politik, ekonomik ve kültürel yaşamında önemli rol oynamaya başladı. Bu tarihten itibaren Şuşa ticaretine, zanaatkârlığına ve kültürel gelişimine, aynı zamanda, nüfus sayısına göre Azerbaycan’ın en büyük kenti olarak kabul ediliyordu. Şuşa’nın idari merkez olması, onun ekonomik açıdan iyi bir gelişme kaydetmesi, aynı zamanda, büyüleyici güzellikte bir coğrafi konuma sahip olması bu bölgenin Azerbaycan’ın bilim, şiir, özellikle de musiki kültürünün merkezine dönüşmesinde etkili oldu.

14 Mayıs 1805 yılında Rusya ile Karabağ Hanlığı arasında imzalanan Kürekçay Antlaşmasına (Muahedesine) göre Şuşa Kalesi’ne Rus ordu birlikleri yerleştirilmesinin ardından 1822 yılında Karabağ Hanlığının varlığına son verildi ve yerinde aynı ismi taşıyan eyalet oluşturuldu. 1840 reformları ile Karabağ Eyaleti yerinde oluşturulan ve Kaspi (Hazar) vilayeti topraklarına dahil edilen Şuşa Kazası 1868 yılından itibaren Yelizavetpol (Gence) vilayetine bağlandı.

  Şuşa Kazası Şubat 1917’deki Rusya Burjuva Devriminin ardından Geçici Hükümet döneminde Özel Güney Kafkasya Komitesine bağlı olan Yelizaveypol vilayeti, 1918-1920 döneminde ise Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’ne bağlı Gence vilayeti içinde yer aldı. 19. yüzyılın ilk yarısında Rusya-İran ve Rusya-Osmanlı savaşları sonucunda Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinin dağlık bölümlerine göç eden Ermenilere, Bolşeviklerin Azerbaycan’da yönetime gelmesinin ardından 7 Haziran 1923 tarihinde özerk bölge statüsü verildi. Bu süreç Sovyet Rusya’nın himayesinde ve doğrudan katılımı ile gerçekleştirildi. Azerbaycan sınırları içinde Dağlık Karabağ Özerk Bölgesinin (DKÖB) oluşturulması Ermenilerin Karabağ konusundaki toprak iddiaları için bir dayanak haline geldi.

  DKÖB oluşturulurken Azerbaycan’ın idari taksimat sistemi açık bir  biçimde çiğnendi. 1923 yılında alınan kararla Şuşa, Cavanşir ve Gubadlı kazalarının toprakları bölünerek DGÖB oluşturuldu, Hankendi ve Eskeran tamamen Şuşa Kazasından koparıldı. 1923 yılında Şuşa Kazasına bağlı Hocalı, Kerkicahan, Ulubab, Pircemal, Cemilli, Aranzemi, Ballıca, Demirciler, Sığnak, Karabulak, Muhtarkent, Dağdağan, Şuşakent, Taşbaşı gibi onlarca köy Hankendi’ne bağlandı, arkasından bu topraklarda Eskeran ilçesi oluşturuldu.

Doğası

  Şuşa havasının temizliği, saflığı ve tedavi edici nitelik taşıması ile bir dinlenme ve sağlık bölgesi olarak bilinmiştir. Bu açıdan Şuşa, sadece Azerbaycan’da değil, onun hudutlarının dışında da kendi şifalı dinlenme yerleri ile ün kazanmıştı. Şuşa dağlarında kendine özgü güzelliği ile öne çıkan ve Karabağ dışında dünyanın hiçbir yerinde yetişmeyen Harı Bülbül isimli bir lale türü yetişiyor. Bu lalenin çiçeğinin üst tarafı sanki onun üzerine konan ve burada donakalan bir bülbülü andırıyor. Bu endemik çiçek güzelliğinin yanı sıra hem de şifalı bir bitkidir.

  Bunun dışında Şuşa’nın harika doğasını, coğrafi konumunu, özellikle de büyük stratejik öneme sahip bir kale olmasını araştırmacılar birçok kez vurgulamışlardır. Çok sayıda tarihi anıtın bulunduğu bu şehir dağlar ve sarp kayalarla çevrelenmiştir.

  Ünlü iklimbilimciler rakımı 1403 metre olan bu güzel manzaralı kentin iklim koşulları, hayvanları ve bitki örtüsü konusunda yaptıkları kapsamlı araştırmaların ardından Şuşa’nın tedavi edici özelliklere sahip bir sağlık bölgesi olduğunu söylemişlerdir. 1854 yılında şehrin güneyinden 18 kilometre uzaklıktaki Turşsu mevkiinde maden suyunun çıkarılmaya başlanması bilim adamlarının görüşlerini kanıtlamış oldu.

  Dünyaca ünlü tatil ve dinlenme yeri olarak bilinen Şuşa’ya eski SSCB’nin en ücra köşelerinden gelen turistlerin en çok sevdikleri yerlerden biri de masalsı bir doğaya sahip olan Cıdır Düzü (At Meydanı) idi. Cıdır Düzü’nün batı kısmında arka arkaya konuşlanmış üç yükselti bulunuyor. Bu tepeler “Üçmıh” olarak isimlendiriliyor. Halkın ve turistlerin dinlenme yeri olan Cıdır Düzü’nde her yıl Mayısta Harı Bülbül uluslararası şarkı festivalleri düzenlenirdi.  

Seçkin Şahsiyetleri

  Azerbaycan’ın tarihi kültür merkezi olan Şuşa ünlü bilim ve kültür insanlarının vatanı olarak biliniyor. Hurşidbanu Natevan, Molla Penah Vagif, Mir Muhsin Nevvab, Abdurahim Bey Hakverdiyev, Kasım Bey Zakir, Süleyman Sani Ahundov, Necef Bey Vezirov, Yusuf Vezir Çemenzeminli, Feridun Bey Köçerli, Hamide Hanım Cavanşir, Bedel Bey Bedelbeyli, Ahmet Ağaoğlu, Ceyhun Hacıbeyli, Samed Bey Mihmandarov, Ferec Bey Ağayev, Yakup Guliyev ve onlarca dünyaca ünlü şahsiyetlerin yaşamında Şuşa’nın özel bir öneme sahip olması hiç de bir rastlantı değildir.

  Şuşa 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren musiki merkezine dönüşmüş ve Azerbaycan musikisinin yükselişinde önemli rol oynamıştır. Hacı Hüsü, Meşedi İsi, Abdülbagi Zülalov (Bülbülcan), Cabbar Karyağdıoğlu, Meşedi Memmed Farzaliyev, Keçeci oğlu Muhammed, Sadıgcan, Meşedi Zeynal, Meşedi Cemil Emirov, Segah İslam, Zabul Kasım, Mütellim Mütellimov, Han Şuşinski, Gurban Pirimov, Seyit Şuşinski, Bülbül, Reşit Behbudov ve diğerleri Şuşa’nın yetiştirdiği ve tüm Ortadoğu’da tanınan ünlü ses ve musiki sanatçılarıdır.

Şuşa dünyaca ünlü bestecilerin vatanı olarak da bilinmektedir. Azerbaycan musiki kültürü tarihinde yeni bir çağ başlatan Üzeyir Bey Hacıbeyov Şuşa’da doğmuştur. Üzeyir Hacıbeyov, dahi besteci ve Azerbaycan opera sanatının kurucusu olmanın yanı sıra, hem de yetenekli bir yazar ve toplumun kanaat önderi olarak da tanınmıştır.

  Bunun dışında Şuşa’da doğumlu bestecilerden Fikret Emirov, Zülfikar Bey Hacıbeyov, Niyazi, Efrasiyab Bedelbeyli, Soltan Hacıbeyov, Eşref Abbasov, Zakir Bağırov, Mehdi Memmedov, Süleyman Elesgerov, keza ünlü ressam ve mimarlardan Latif Kerimov, Celal Karyağdı, Nadir Abdurrahmanov, Tuğrul Nerimanbeyov ve birçok şahsiyet Azerbaycan kültür tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Şuşa’nın Ermenistan ordu birlikleri tarafından İşgali

  20. yüzyılın 90’lı yıllarının başlarında Karabağ’ın dağlık bölümüne yerleştirilen Ermenistan ordusuna bağlı birlikler burada oluşturulan diğer Ermeni terör çeteleri ile birlikte Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan Türkleri yaşayan yerleşim birimlerini birbiri ardınca işgal ettiler. 8 Mayıs 1992 tarihinde Ermenistan ordu birlikleri Azerbaycan’ın en eski musiki ve kültür merkezlerinden olan Şuşa’yı ele geçirerek Dağlık Karabağ’ı tamamen işgal etmiş oldu.

Böylece, toplam yüzölçümü 289 km² olan 24 bin nüfuslu 1 şehir ve 30 köyden oluşan Şuşa İlçesi Ermenistan tarafından işgal edildi. Şuşa’nın savunması için verilen savaşta 195 Azerbaycan Türkü şehit düştü, 165 kişi yaralandı, 58 kişiden ise halen haber alınamamaktadır. Ermeniler tarafından esir alınan ve Şuşa hapishanesinde tutulan 114 Azerbaycan Türkü daha sonra gaddarcasına katledildiler.

  Ermenistan’ın işgali sonucunda Şuşa’da 25 okul, 31 kütüphane, 17 etkinlik merkezi, 8 kültür evi, 4 yüksekokul, 2 üniversite şubesi, 7 kreş ve anaokulu, 4 sinema salonu, 5 kültür ve dinlenme parkı, 2 sanatoryum, 1 tatil köyü, 2 otel, Azerbaycan Halı Müzesi şubesi, Şuşa Devlet Tiyatrosu binası, Şuşa televizyonu binası, Şark musikisi aletleri fabrikası, Devlet Resim Galerisi, çocuk sağlığı merkezi yağmalandı ve yakılıp yıkıldı.

  İşgal öncesinde Şuşa’da mimarlık anıtı olarak kabul edilen 170’in üzerinde yerleşim binası ve 160 civarında kültürel ve tarihi anıt bulunuyordu. Bunlardan Son Bronz Çağı’na ve İlk Demir Çağı’na ait Şuşa ve Şuşakent lahit mezarları, taş devrine ait, Şuşa mağara ören yeri, 18. yüzyıla ait Şuşa Kalesi surları, Gence Kalesi kapısı, Penah Han’ın sarayı ve kütüphanesi, İbrahim Han tarafından inşa edilen kale burçları ve kuleler, Han sarayı ve kervansaray, M.P. Vagif’in medresesi ve türbesi, Yukarı Mescit Medresesi, Hacıkullar malikanesi, çift katlı kervansaray, Mihmandarov’lara ait malikane, Gövher Ağa, Hoca Mercanlı, Hacı Abbas, Merdinli, Saatli, Köçerli camileri, Hurşidbanu Natevan’ın evi ve çeşmesi, A.B. Hakverdiyev’in, K.B. Zakir’in, M.M. Nevvab’ın, S.S. Ahundov’un, N.B. Vezirov’un, Y.V. Çemenzeminli’nin evleri, Mamay Bey’in evi, mescidi ve çeşmesi, Behbudov’lara, Feremezov’lara, Zöhrabbeyov’a, Behmen Mirza’ya ait evler, Üzeyir Bey Hacıbeyov’un ve Bülbül’ün müzeye dönüştürülen evleri, Han Şuşinski’nin, tar sanatçısı Sadıgcan’ın evleri, Realni okulunun binası, kız okulunun binası, tatlı su hamamı, Meydan Çeşmesi, İsa Çeşmesi ve diğer tarihi kültür eserleri işgalci Ermeniler tarafından yağmalanmış ve yakılıp yıkılmıştır. Hâlihazırda, toplam sayısı 30 bin 119 olan Şuşa halkı Azerbaycan’ın 55 değişik ilçesinde geçici olarak barınmaktadır.

  Bir zamanlar “Küçük Paris”, “Kafkas Sanatı Mabedi”, “Azerbaycan Musikisinin Beşiği” ve “Doğunun Konservatuvarı” olarak tanınan, çok sayıdaki seçkin şahsiyetin anavatanı, aynı zamanda, Azerbaycan’ın tarihi kültür merkezi ve Karabağ’ın baş tacı olan Şuşa bugün Ermenistan’ın işgali altındadır.

  Şuşanın anıtlar müzesi olduğunu söyleyen milli önder Haydar Aliyev bu şehrin Azerbaycan için ne kadar önemli olduğunu şu sözlerle ifade etmişti: “Şuşa’sız Karabağ, Karabağ’sız ise Azerbaycan olamaz!”

12 Eylül, Referandum-Memur Sendikaları, Ne değişti? ve Muhalefet

0

  Halk onayına sunulan 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumda değiştirilen maddelerden birisi de 53. madde idi. Bu madde özetle memurlara da toplu sözleşme yapma hakkı vermişti. Yine bu maddede yapılan toplu sözleşme görüşmelerinden çıkabilecek anlaşmazlıklarda son sözü Kamu Görevlileri Hakem Kurulu belirleyecek ve bu kesin olacak ve Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenecekti. Bu bakış açısı, memur gözünden, vekil gözünden ve muhalefet gözünden acaba nasıl görünüyor. Bilinenleri, herkesin bildiğini sıralayalım; kanunları yasama organı olan TBMM yapar. TBMM’de yasa görüşmelerini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından seçilen milletvekilleri yapar. Bu milletvekillerinin bir kısmı iktidar partisinin bir kısmı da muhalefet partilerinin üyeleridirler.

  Mecliste oylanan kanunlar iktidar vekillerinin kabul etmesi durumunda çıkar. O halde Kamu Görevlileri Hakem Kurulu ile ilgili kanun düzenlemesinde iktidar vekillerinin onaylayacağı bir kanunun çıkmasının doğaldır. Bu durum  göz önüne alındığında kendilerine önce % 60 ama sonra Sayın Cumhurbaşkanımızın uyarısıyla % 45 artışı uygun gören sayın bakanımız Kamu İşveren Temsilcisi olarak kendisini seçen asıllara ilk altı ay % 3 sonraki altı ay tekrar % 3’ü teklif etmiştir. Şüphesiz oranın bu şekilde olması bir açıklama vardır. Memura % 45 verilmese bile %10-15 bir artış sağlanmalıydı. Ayrıca matematiksel olarak 3+3=6 olsa da maaş artışında bu % 6 değildir. Basitçe maaşın 1.000 TL olduğu durumda ilk altı ay için maaş 1.030 TL olacak ikinci altı ayda ise % 3 artışla 1.060.9 TL olacaktır. 12 ay sonunda alınan ücrete yapılan zam oranı bu durumda toplamda % 4.5 olacaktır (22 Mart’taki yazımda % 4-4.5 şeklinde olacağını belirtmiştim ve bu durumun belli olduğu, referandum yapılalı 2 yıla yaklaştığı halde neden bu 3+3 artışın yapılması aşamasına gelinmesi uzun sürdü). Açıkçası bu oran 5+3 üzerine çıkmaz, memur zaten grev yapamaz (Yasanın değişen hali memura toplu sözleşme hakkını vermiş ama anlaşmazlık durumunda grev hakkını verecek şekilde düzenlenmemiştir). Bu durumda toplu sözleşme görüşmelerinin bir anlam ifade etmeyeceği daha önce yapılan uygulamalardan farklı olmayacağı gibi bir durum ortaya çıkmıştır.

  Büyüme açısından % 8’le dünyada ikinci olmaktan, ekonomimizin daima ileri gittiğini söylemekten çalışanların da bir pay alması gerekmez mi, kendilerine % 45’i uygun bulanların kendilerini seçenlere de daha adil yaklaşması gerekmez mi? Sayın Bakanımız 1 Mayıs’ta alanda toplanan kalabalığa özetle demokratik ortamlarda elbette dileklerinizi gündeme getirecek ve bunları rahatlıkla söyleyebileceksiniz, bizde sizleri dinleyeceğiz manasında konuşma yapmıştı. Kendileri için düşündükleri zammı 15 gün gibi kısa sürede özveriyle çalışarak yapan vekiller memurlar için Mayıs ayında görüşmeye ancak başlıyorlar ve artışı Haziran ayında toplu olarak vereceklerini söylüyorlar. Beklenti 3+3’den fazla olması elbette.

  Gelelim muhalefete, hatırlayalım referandum öncesi yapılan konuşmaları. Bazı maddeleri ayıralım o maddeleri referanduma götürelim, diğerlerini referanduma götürmeden onaylayalım şeklinde idi. Referanduma gitmeden onaylanabilecek maddeler arasında bu madde de vardı. Muhalefetin neden bu konu üzerinde ısrarla durmadığı anlaşılmaz bir durumdur. Muhalefetin bu konuda Hükümeti memurlardan yana sıkıştırması gerekmez mi? Hükümet de muhalefeti memurlar için yüksek oranda zam istediği için yerebilir mi? Zannetmiyorum, ya daha fazla oranda artış yapmaya çalışıyoruz ya da mali imkanlar bu diyebilir.

  Kısaca muhalefet halk yararına iktidarı nasıl sıkıştırabileceği konusunda beceriksiz gibi, muhalefet, parti muhalefeti yapmak yerine kendilerini milletin yerine koyarak muhalefet yapmalıdır. Buradan muhalefete bir ipucu vermek istiyorum, S&P ülke notumuzu düşürürken, hükümet kuramayan neredeyse iflasın eşiğine gelen komşumuzun notunu yükseltmesine Sayın Başbakanımız haklı olarak itiraz etmişti. Muhalefetin yerinde olsam, ülke olarak ekonomik açıdan ileri giderken, büyümede dünya ikincisi olurken S&P’nin verdiği nota bile itiraz edilirken, yıllık enflasyonun % 10’lara ulaştığı bugünlerde neden 3+3 oranında maaş artışı (toplamda %4.5 olduğunda unutmadan) yaptığını sorardım.    

Sarp Sınır Kapısı inşaatı ne zaman bitecek?

0

  Sarp Sınır Kapısının Türkiye tarafında yaya ve araç geçişlerini yeniden düzenleyen çalışmaları devam ediyor. Edinilen bilgilere göre yeni düzenlemeyle birlikte yaya ve araç geçişlerinin daha düzenli olacağı öğrenildi.

  Sarp Sınır Kapısının Türkiye tarafında sahaya girişte iki kapı var. Kapının biri TIR girişleri için, diğer kapıdan ise yurt dışına çıkmak üzere diğer araçlar ve yolcular sahaya alınmaktadır. Bu iki kapıda personel yetersizliği nedeniyle birer personel görev yapıyor. Görev yapan personel de doğal olarak araçların bilgisayar sistemine girebilmesi için bilgisayar başında görev yapmaktadır. Ayrı yaya geçiş koridoru olmadığından yayalar ve araçlar mevcut gümrük sahası içinde birlikte bulunmaktadır. Zaman zaman saha içinde yaya ve araç yoğunluğunun olduğu zamanlarda saha içinde büyük karmaşıklar yaşanmaktadır. Türkiye tarafında sahadan yurt dışına çıkan kapı tek olup,  personel yetersizliğinden bu kapıda iki personel görev yapmaktadır. Araçlar ve yayalar ayını kapıdan geçmektedir. Yayanın ve aracın ayını kapıdan geçmesi tehlike arz etmektedir. Gümrük sahası içinden çıkış yapan TIR araçlarının arama ve kontrolleri personel yetersizliğinden bazen 1, bazen iki personel tarafından yapılmaktadır.

  Türkiye girişinde de aynı şekilde mevcut saha içinde kontrol 2 ve 3 personel tarafından yapılmaktadır. Türkiye’ye girişte de iki kapı bulunduğundan kapının birisi TIR girişi diğer kapı ise diğer araçlar ve yaya girişi için kullanılmaktadır. Bu iki kapıda da yaya girişlerinin ayrı olmaması nedeniyle sıkıntılar yaşanmaktadır. Geçişte yayalar ve araçlar adeta birbiriyle yan yana Türkiye’ye giriş yapmaktadır. Türkiye’ye tarafında yine Gümrük sahası içinden Türkiye’ye girişte tek kapı olduğundan yayalar ve tüm araçlar aynı kapıdan giriş yapmakta olup, bu geçişlerde trafik yönünden büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Yaya ve araç geçişlerinde büyük yoğunluk yaşandığı Cuma-Cumartesi-Pazar günlerinde ise saha içinde ve dışında mevcut giriş ve çıkış kapılarının yetersizliği ve görev yapacak personel eksikliğinden uzun yaya ve araç kuyrukları gözlenmektedir. Diğer taraftan gümrük işlemlerinde kullanılan merkezi bilgisayar sisteminin yeni gümrük ve pasaport sisteminde yapılan yeni değişikliklerle birlikte yeniden gözden geçirilmesinin yararlı olacağı ve sistemin daha hızlı çalışacağı ve böylece araç ve yaya kuyruklarının oluşmayacağı öğrenildi.

  Kullanılan merkezi bilgisayar sisteminin eski olması nedeniyle işlemlerde zaman zaman duraklamalar olduğu öğrenildi.  Aynı şekilde pasaport giriş ve çıkış kontrollerinde görev yapan pasaport polislerinin de personel yetersizliğinden zor şartlar altında görev yaptığı öğrenildi. Türkiye’ye girişte ve çıkışta Hopa Kaymakamlığı Kimlikle geçiş bürosu önünde bulunan alanda yeni düzenlemeyle kapının mevcut alana doğu çekilmesinin, zaten mevcut yetersiz sahanın genişletilmemesi durumunda ileride araçların giriş ve çıkışlarında trafik yönünden büyük sıkıntılar yaşanacağı öğrenildi.  Zamanla bir günde 16.000 kişinin geçtiği Sarp Sınır Kapısında turizm sezonu olan bu dönemde yaya ve araç geçişlerinin düzenleyecek yeni sistemin bir an önce uygulayama geçmesi için inşaatların ne zaman biteceği merak konusu olmaktadır.

  Sarp Sınır Kapısının Gürcistan tarafında ise yaya ve araç geçişlerinin yeterli personelle daha hızlı, daha kontrollü ve daha düzenli olduğu görülmektedir.  Gürcistan tarafında giriş ve çıkışlarda yaya geçiş koridorları ayrı ayrı olduğundan yayalar yolcu koridorlarından geçerek pasaport kontrolü yapıldıktan sonra düzenli bir şekilde giriş ve çıkış yapmaktadır. Diğer taraftan Gürcistan tarafında TIR ve diğer araç geçişleri için yeterli sayıda araç giriş ve çıkış kapısı olduğundan giriş ve çıkışlarda yoğunluk yaşanmadığı görülmektedir.

Batum Expo 2012 Uluslararası Turizm Fuarı

0

Haber: İlker ÇAKAN

  Gürcistan-Acara Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Batum’da 4-6 Mayıs 2012 tarihleri arasında düzenlenen “Batumi Expo 2012″ Uluslararası Turizm Fuarı” Batum’un yeni bulvar yolu üzerinde bulunan buz pateni salonunda düzenlendi. Fuarın açılışına; Acara Özerk Cumhuriyeti Başkanı Levan Varshalomidze, Türkiye Batum Başkonsolosu Engin Arıkan,  Acara Tarım Bakanı Donari Surmanidze, Artvin Valisi Necmettin Kalkan, Çaykur Genel Müdürü İmdat Sütlüoğlu, Kültür ve Turizm Bakanı Danışmanı Ahmet Varol, stand görevlileri ve Batum’da yatırım yapan Türk iş adamları ile çok sayıda Gürcü ve Türk vatandaşları katıldı. Daha sonra Acara Özerk Cumhuriyeti Başkanı Levan Varshalomidze, Türkiye Batum Başkonsolosu Engin Arıkan, Artvin Valisi Necmettin Kalkan fuar alanındaki standları gezdiler. Fuarın ikinci gününde Arhavi Belediyesi folklor ekibi oyunları ilgiyle izlendi. Fuarın birinci günü akşamı Sheraton Hotelde Fuara katılanlara kokteyl verildi. Koyteylde oyunlarını sergileyen Batum Folklor ekipleri birbirinden güzel oyunlarını sergilediler.

  Ayrıca Gürcistan standlarındaki yöresel kültürel sanatları ve yemekleri ve folklor ekibi gösterileri fuarı gezenlerin beğenisini kazandı. Türkiye’den illerini temsilen fuara katılan; Ordu, Samsun, Sinop, Bitlis, Artvin standları  kültürel değerlerini anlatan belge ve broşür dağıttılar. Çaykur Genel Müdürlüğü standı da fuarda en çok ilgi gören standlar arasındaydı. Fuar alanı önünde bulunan Çaykur TIR’ında ve fuar alanı içinde bulunan Çaykur standında fuar süresince üç gün fuara katılanlara ücretsiz çay dağıtıldı. Fuarda Kültür ve Turizm Bakanlığı ve THY’da birer stand açtı. Bu yıl 5. düzenlenen ve 6 Mayıs tarihine kadar açık kalan Batum Expo 2012 Uluslararası Turizm Fuarına; Türkiye, Gürcistan, Azerbaycan, İran, Ukrayna, Ermenistan, Polonya, Litvanya’dan olmak üzere toplam 84 firma katıldı. Fuarın üçüncü gününde Acara Finans ve Ekonomi Bakanı Vazha Bolkvadze, Batum Belediye Başkanı Robert Chkhaidze’de fuar alanındaki standları gezerek, katılımcıların görüş ve düşüncelerini aldılar. Fuarın üçüncü gününde Artvin Gençlik Merkezi Folklor Ekibi gösterilerde bulundu. Batum Expo 2012 Turizm Fuarına Türk ve Gürcü vatandaşların yoğun ilgi gösterdikleri dikkat çekti.

 
                            Batum  Expo 2012 Uluslararası Turizm Fuarı Fotoğrafları
 
     
 
     
 
      
 
                   
 
         
 
        
 
       
 
      
 
       
   
      
 
      
 
            
 
         
        
     
 
       
 
       
 
         
 
        
 
        
 
       
 
               
 
       
 
        

Acara Özerk Cumhuriyeti Emniyet Müdüründen Sarp Sınır Kapısı Emniyet Şube Müdürlüğünü ziyaret

0

Haber: İlker ÇAKAN

 Türkiye-Gürcistan dostluğu çerçevesi içerisinde mutat olarak yapılan ziyaretler çerçevesinde geçtiğimiz günlerde Acara Özerk Cumhuriyeti Emniyet Müdürü Giorgi Tchanturia ve Acara Sarp Sınır Kapısı Emniyet Müdürü Türkiye tarafına geçerek Sarp Hudut Kapısı Emniyet Müdürü Onur Karaburun’u ziyaret ettiler. Ziyaret sırasında Sarp Sınır Kapısı Sarp Hudut Kapısı Başkomseri Göksel Gök ve Komser Kemal Sevinç’te hazır bulundu. Görüşmeler sonrasında Emniyet Şube Onur Karaburun, Acara Emniyet Müdürü Giorgi Tchanturia ve arkadaşlarına Türk Sınır Kapısı çıkışına kadar eşlik ettiler.

                                                  

                                      

                         Acara Özerk Cumhuriyeti Emniyet Müdürü Giorgi Tchanturia-
                               Sarp Sınır Kapısı Emniyet Müdürü Onur Karaburun
 
error: Content is protected !!