Çarşamba, Nisan 8, 2026
tr
Ana Sayfa Blog Sayfa 88

Merzifon MYO Müdürü Doç. Dr. Mehmet Burak Bilgin

0

Amasya-Merzifon Yüksekokulu Müdürlüğüne Amasya Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Makine Mühendisliği öğretim üyelerinden Doç.Dr. M.Burak Bilgin atandı. 2011 yılından bugüne kadar Amasya Üniversitesi Teknoloji Fakültesinin kuruluş safhasında Dekan Yardımcılığı ve Makine Mühendisliği Bölüm Başkanlığı ile Kamu Üniversite Sanayi İşbirliği (KÜSİ) koordinatörlüğü görevleri ile başlayan süreçte 2014 yılında yeni kurulan ve eğitim öğretim hayatına başlayan Taşova Yüksel Akın MYO müdürlüğü ve görev bitimini müteakiben Amasya Üniversitesi Uzaktan Eğitim Merkezi Müdürlüğü görevlerinde bulunmuştur.
Son atama ile Merzifon MYO(Meslek Yüksekokulu) Müdürlüğü görevine başlayan Doç.Dr. M.Burak Bilgin şunları söyledi;”Güçlü ve sürekli büyüyüp gelişmeye devam eden Organize Sanayi Bölgesi(OSB)’ne sahip olan ayrıca bir tarih ve kültür merkezi olan Merzifon ilçemize Meslek Yüksek Okulu olarak her türlü teknik, kültürel ve sosyal destek vermeye devam edeceğiz.
Amasya Üniversitesi bünyesinde görev yaptığı yerlerde; başarılı çalışmaları, çalışkanlığı ve halkla ilişkileri yönünden takdir edilen Doç.Dr. Mehmet Burak Bilgin’e yeni görevinde başarılar dileriz.

Küçük Kaymaklı ve Maraş-Beşparmak Dağları’ndaki bayrağımız

0

Küçük Kaymaklı ve Maraş
Hani Maraş’ın halini görüp dertleniyorsunuz ya; 20 Temmuz 1974 günü Mutlu Barış Harekatı gerçekleştirilmeseydi, Küçük Kaymaklı 58 yıldır kapalı olacaktı.
Madem meydanı boş bulanlar kendi çektiklerini, haklarını unutup, Rumların derdine düştüler, hatırlatalım; Lefkoşa’nın Küçük Kaymaklı semtine EOKA’cıların saldırısı, dönemin Cumhurbaşkanı Makarios’un 22 Aralık günü son defa iki toplumlu olarak yapılan Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası EK1’i olan Garantiler ve İttifak Anlaşmasını tanımadığını açıklamasından sonra başlamıştı. Nikos Sampson komutasındaki EOKA’cı teröristler, Yunan Alayı’nın (ELDİK) desteği ile birlikte önce Küçük Kaymaklı’nın dış dünya ile tüm bağını kesmişler, sonra da Küçük Kaymaklı bölgesine aşırı ve dengesiz bir güçle saldırmışlardı.
Savunmasız Kıbrıslı Türklere saldırırken kendilerini yenilmez aslanlar zanneden EOKA’cı teröristler ve sonrasının RMMO askerleri, 20 Temmuz 1974 günü Kıbrıs adasına ayak basan Mehmetçiğin karşısında tutunamayınca çareyi fareler gibi kaçmakta bulmuşlardı. Bu çakma aslanların Mehmetçiğin karşısında çil yavrusu gibi dağılıp kaçışlarını, 15 Ağustos 1974 günü akşamüstü Mehmetçik Mağusa’ya ulaşınca gözlerimle görmüş, inanamamıştım…
Rumların Küçük Kaymaklı bölgesine aşırı güç kullanarak yaptıkları saldırıya Kıbrıs Türkleri iki gün dayanabilmişti. İkinci günün sonunda Küçük Kaymaklı bölgesinde yaşamlarını sürdüren kardeşlerimiz, çareyi güvenli bölgelere geçmekte bularak, evlerini, araçlarını, hayvanlarını ve tüm varlıklarını arkada bırakmış, Lefkoşa’nın güvenli bölgelerine göç etmişlerdi. Göçe ayak uyduramayan 550’ye yakın yaşlımız, kadın ve çocuklarımız esir alınmış, direnen kardeşlerimiz şehit edilmiş, evler, camiler ve okullar yakılıp yıkılmıştı.
Küçük Kaymaklı’dan 24 Aralık 1963 günü göçe etmek zorunda kalan kardeşlerimiz tam on yıl altı ay, 20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekatında Küçük Kaymaklı ele geçirilinceye kadar, bölgeye sokulmadılar.
Rahmetlik Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’la, Rum Cemaat Meclisi Başkanı Glafkos Kleridis’in Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta, -Rum saldırılarının 21 Aralık 1963 günü başlamasından dört buçuk yıl sonra- 3 Haziran 1968 günü ilk kez yaptığı toplantıda, Küçük Kaymaklı’yı silah zoru ile terk etmeye zorlanan kardeşlerimizin geri dönmelerine Makarios hükümetinin izin vermesini istenmiş, Klerides’in buna cevabı “Kanla aldık, kanla veririz” olmuştu.
Küçük Kaymaklı’yı silah zoru ile terk etmek zorunda kalan kardeşlerimiz, evlerine 20 Temmuz 1974 günü Mehmetçiğin adaya ayak basması sonrasında, aynen Klerides’in dediği gibi bölge “Kanla alındıktan” ve kendilerini aslan zanneden EOKA’cıların Mehmetçiğin karşısında kaçmak zorunda kalmalarından sonra dönebilmişler, Rumların aynen Girit’te yaptıkları gibi yakıp yıktıkları evlerini de kendi imkanları ile tamir ederek, yaşamlarını sürdürmeye başlamışlardı.
Bugüne değin hiçbir Rum siyasinin, BM yetkilisinin, ABD diplomatının ve Avrupa Birliği yöneticilerinin Küçük Kaymaklı’dan bahsettiklerini ve Rumları kınadıklarını duymadım, görmedim. Bizim aramızdaki Rum hayranlarının ve taraftarlarının da Küçük Kaymaklı’dan bahsettiklerini maalesef duyamadım.
Tüm bu gerçekler ortada, tanıkları hayattayken geçenlerde bir Kıbrıs Türk basın mensubunun, Rum tarafındaki milliyetçi bir parti olan DISY’nin Genel Sekreterinin, Maraş ile ilgili yazdığı gözyaşı dolu yazısını Türkçe’ye çevirerek yayınlaması bana çok garip geldi. Ben olsaydım, DISY Genel Sekreterinin Maraş ile ilgili yazısına, Küçük Kaymaklı’da Rumların neler yaptıklarını hatırlatarak yanıt verirdim. Nitekim bu yazımı İngilizce’ye çevirip Genel Sekreter hanımefendiye göndereceğim. Okusun, biraz tarih öğrensin, önce iğneyi kendine sonra da çuvaldızı bize batırmaya çalışsın. Maraş’la ilgili gerçek şudur; 15 Ağustos 1974 günü Mehmetçik Mağusa’ya ulaşıp, EOKA’cılar, RMMO ve ELDIK askerleri çil yavrusu gibi dağılınca, Maraş’taki Rumlar iki gün evvel, Atlılar, Muratağa ve Sandallar köylerinde yaşayan tüm Kıbrıslı Türklerin canice yaşa ve cinsiyete bakılmaksızın topluca katletmiş olmalarının öcünün kendilerinden alınacağını düşünerek Maraş şehrini kendileri daha Mehmetçik gelmeden boşaltmışlardı. Benim rehberi olduğum Mekanize Birlik Maraş’a girdiğinde, Rumlar artık şehri terk etmişlerdi. Özetle, Maraş bir saldırı ve çatışma sonrasında değil, Rumların kendi istekleri ile terk edilmiş bir şehirdir.
Sakinleri de bugüne değin tam dokuz kez insani çağırılarla geri dönmeleri için davet edilmişler ancak Rumların çocukluklarından beri beyinlerine işlenen Türk düşmanlığı, her çağrı sonrasında geri dönmelerine mani olmuştur.
Beşparmak Dağları’ndaki bayrağımız
Beşparmak Dağları’nın güney yüzünde yer alan dev boyutlardaki bayrağımız Kıbrıs adasının kuzeyinde yer alan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ve Kıbrıslı Türklerin egemenliğini sembolize ediyor. Mutlu Barış Harekatı sonrasında Türk Barış Kuvvetleri Komando Taburu tarafından yapılan dev KKTC bayrağının Beş Parmak Dağları üzerine çizilmesine ilişkin resmi hükümet kararı, 7 Mart 1984 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisi tarafından onaylanmıştı. Dünya rekorlar kitabına da girmiş olan bayrağımızın boyutları 500 metreye 280 metre olup yüzölçümü 101 bin metrekare.
Bilindiği üzere Rum liderler ve Kıbrıslı Türklere yıllarca soykırım uygulamış olan Kıbrıslı Rumlar, bir türlü adanın kuzeyindeki Türk varlığını kabul edemediğinden olsa gerek bayrak onları deli ediyor. Glafkos Klerides, Dimitris Hristofyas, Nikos Anastasiadis ve de aramızdaki “Rum Seviciler” Beşparmak Dağları’ndaki bayrağımızın kaldırılmasını defalarca talep etmişler, üyesi oldukları Avrupa Birliğine, ABD’ye, BM’ye ve Kıbrıs sorunu ile ilgili, ilgisiz tüm devlet başkanlarına bu bayrağın kaldırılması için bıkmadan usanmadan yazılar göndermişler, protestolar ve sözlü talepler iletmişlerdi.
Sonucu, asırlardır Avrupalı devletler ve Batı dünyası tarafından alabildiğine şımartılmış olan Rumlar için büyük bir düş kırıklığı oldu. Hiçbir devlet ve kuruluş bu saçma talep ile ilgilenmedi, Beşparmak Dağları’nda yer alan dev KKTC Bayrağının kaldırılması için KKTC Cumhurbaşkanlarına veya hükümetine bırakın talimat vermeyi, ricada bile bulunmadılar.
Geçen haftalarda (bayrağın boyanması sırasında) Rumların sergilediği olay da bir başka komedi. Bayrağı boyamak için KKTC piyasasından satın alınan boyaları imal eden şirketin Genel Merkezine ulaşarak boya satışını -sözde Kıbrıs Cumhuriyeti adına- durdurmalarını resmen talep etmeleri de, Rum siyasetinin, Megalo İdea yolunda sergilediği “Ya tutarsa” hedefli bir başka girişimdi. Neyse ki boya firması bu saçmalığı dikkate almadı, “kimin nereyi boyayacağı bizi ilgilendirmez. Siz isterseniz size de boya veririz” diyerek başından savuşturdu.
Boya işi de tutmayınca başka bir plan hazırlamak gerekti. Fazla düşünmeden buldular.
“KKTC bayrağı altında Kıbrıs Rum kayıplarının kemiklerinin olduğu” fikri Helen kafasına göre fena sayılmazdı. Maksat Beşparmaklar’daki KKTC bayrağı altında Kıbrıs Rum kayıplarının kemiklerinin olduğu iddiasını ortaya atmak, konuyu tırmandırmak, BM, AB, ABD’ye ve benzeri ilgili, ilgisiz yerlere bıkmadan, usanmadan şikayet etmek ve bayrağın altında Rum kayıplar olduğuna inandırmaktı. Sonra da kazı yapma bahanesi ile bayrağımızın olduğu yeri dozerlerle darmadağın edecekler, siyaseten kaldırtmayı başaramadıkları bayrağımızı olabildiğince uzun bir süre ortadan kaldıracaklardı. Tabi kazı en az 8-10 yıl sürecekti!
Bunlar artık çok bayatlamış politik oyunlar. Genetik olarak hiçbir bağları olmadığı halde kendilerini Bizanslıların torunları sanan Rumlar, Bizanslıların neredeyse iki bin yıldır kıvırdıkları her tür düzenbazlığı devam ettirme azmindeler. Beşparmak dağlarında yer alan bayrağımızın olduğu bölgede Mutlu Barış Harekatında çatışma olmadığını, Barış Harekatının gerçekleştiği 1974 yılında dağın o bölgesine giden herhangi bir yolun bile olmadığını ben dahil, o dönemde yaşamış her Kıbrıslı Türk ve Rum biliyor. Sormak lazım; Savaşta ölenleri ateş ve bombardıman altında açık hedef oluşturarak yolu olmayan sarp bir yere yol açıp, hatta dağa tırmanıp niye gömsünler? Bu saçma fikri ortaya atanların savaş görmediği, savaşı birebir yaşamadığı açık ancak yalan söylemek, yalan iddialarda bulunmak Rumların genlerinden gelen bir özellik olduğundan hiç yüzleri kızarmadan böylesi saçma bir iddia bulunmaktan hiç çekinmiyorlar.
Aslında esas sorunları; Lefkoşa’nın Rum kesiminde milli günlerde askeri geçit töreni yapılırken, ileri doğru bakan Rum askerlerinin, Beşparmak dağlarındaki KKTC Bayrağına bakarak, komutanlarına ve üst rütbeli Rum siyasilere selam vermek zorunda kalmaları. Sanırım bir türlü kabullenemedikleri de bu.

İstanbul’un fethi ve MKE’nin savunma sanayindeki rolü “1976-1982 tarihi hamlesinde Milli Harp Sanayimiz”(3)

0

Türk sanayiinin tarihi inkişafı
Sınai faaliyetler ve manevi hayat yönlerinden tetkik edildiğinde, Osmanlı Devleti’nin kurulduğu 1299 yılından bu güne kadar 7 devir yaşandığını müşahede edilmiştir.
1 inci devre (1299-1453)
Bu devre, Türklerin 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u Bizans’lılardan (Rumlardan) aldıkları, Ayasofya’yı camii yaptıkları. Orta Çağı kapatarak Yeni Çağı açtıkları 154 yıllık bir müddettir. Bu müddet zarfında Milletimizin, ma’nen ve ahlaken çok yüksek olduğunu, aziz Dini uğruna cihad’da bulunarak bütün dünyaya inandığı ilahi nizamı yaymak ve insanlığa gerçek huzur ve saadeti ulaştırmak için çok büyük bir azim ve imanla çalıştığını, manevi ilimlerin yanında dünyevi ilimlere de gereken ehemmiyeti vererek medeniyetin ilerlemesine hizmet ettiğini ve devletini, devrinin en kudretli İmparatorluğu haline getirdiğini, bütün dünyada teknolojik gelişmelere öncülük ettiğini, imal ettiği çok büyük toplarla silah sanayiinde yeni bir çığır açarak haklı bir şöhrete kavuştuğunu, kuvvetli iman sayesinde 154 senede bütün dünyanın boyun eğdiği en büyük kuvvet haline geldiğini görüyoruz.
2 inci devre (1453-1650)
Bu devrede, Osmanlı İmparatorluğu’nun azametinin şahıkasına ulaştığını, bütün Türk Yurdunda, bugün hasretini çektiğimiz, gerçek huzur, saadet ve kardeşlik havasının estiğini, ordumuzun fethettiği her yere de aynı huzurun iletildiğini ve bugünkü muhabere sistemlerinden, nakil vasıtalarından ve modern teknik imkanlardan hiç birinin olmadığı o devirde, uçsuz bucaksız İmparatorluk Topraklarında çok az sayıdaki bir Türk Topluluğunun, kendisinden sayıca çok büyük ve ayrı dil, ayrı ırk, ayrı kültür sahibi çok çeşitli milletleri adil ve huzur verici idaresi altında asırlarca gayet güzel idare ettiğini görüyoruz. 15 ve 16 ncı Yüzyıllarda, Osmanlı İmparatorluğu Avrupa ülkelerine nazaran çok daha ileri durumda olan el sanatlarına ve küçük sanayiye sahiptir. Bu devrelerde gümüş, bakır işleme ve dokuma, deri, silah sanayileri gelişmiş ve sanayi mamullerimiz dış piyasalarda ısrarla aranan mallar arasında yer almıştır. O tarihlerde sanayi ve meslek kuruluşları ‘’LONCALAR’’ namı altında teşkilatlanmışlardı. Bunların sağlam ve ciddi tutumları her tarafta aranız hale gelmiştir. Sanayide Devlet Kontrolü bu tarihlerde kurulmuştur. İmal ettiği mallara ait standartları ilk defa tespit edip tatbik eden Osmanlı Devleti olmuştur.
3 üncü devre (1650-1839)
17.Yüzyılın ilk yarısında kamu sektörü olarak daha çok askeri ihtiyaçları karşılamak üzere tophane, baruthane, tersane, fişekhane, dökümhane, doğramahane gibi sanayilerin kurulduğu tespit edilmiştir. Özel sektörde de ipekli kumaş, peştamal gibi mallar istihsal eden İmalathaneler bulunmakta idi.
Avrupa Ülkelerinde 17 inci asrın ortalarına doğru sanayide makine gücünden faydalanmaya başlanılması bir inkılaba sebep olmuş ve dünya iktisadiyatının yönünü tamamiyle değiştirmiştir. Fakat bu esaslı değişikliğin karşısında, Osmanlı idaresi giriştiği cihan şümul dolayısıyla makineleşmeye bidayette gereken ilgiyi gösterememiştir. Makineleşmeye karşı Osmanlı İmparatorluğunun gösterdiği yarım asırlık gecikme devresinde Avrupa’da sanayi hızla makineleşmiş ve seri imalata geçilerek mamullerin maliyetleri büyük ölçüde düşürülmüş el sanatlarımız bu yeni imalat sistemiyle rekabet edemez hale gelmiştir. O sıralarda sanayimizin gelişmesini önleyen en mühim amillerden biri de ‘’kapütülasyonlar’’ olmuş ve bunun neticesi olarak da batı devletleri ticari ve hukuki imtiyazlardan faydalanarak memleketimizi bir açık pazar haline getirmeye çalışmışlardır.
4 üncü devre (1839-1908 )
Bu devrenin başlangıcında Tanzimat’ın ilanı ve askeri idare değişmiş ve kurulan yeni ordunun ihtiyaçları kendi kaynaklarımızdan karşılamak için Devlet, bu devrin bilhassa son 30 yılında sanayileşme dalında bazı faaliyetlerde bulunma ve yeni, modern tesisler kurma mecburiyetini duymuş ve büyük bir Milli Maarif ve Sanayileşme seferberliğine girmiştir. Bu cümleden olarak, Devlet tarafından Feshane (halen Defterdar Fabrikası) Hereke Fabrikası ve özel sektör tarafından da Bakırköy (Zeytinburnu) Fabrikası kurulmuştur. Ayrıca ordunun ayakkabı ihtiyacı için Beykoz’da satın alınan bir deri Islah tesisi ıslah edilerek ayakkabı fabrikası haline sokulmuştur.
Bu arada silah ihtiyaçları için Tophane, Zeytinburnu Silah ve Demir Fabrikaları ile Haliç Tersanesi kurulmuştur. 1908 yılına kadar devam eden bu devrede özel sektörde de bazı faaliyetler görülmüştür. Gerek milli ve gerekse yabancı sermaye ile çeşitli teşebbüslere girişilmiştir. Bakırköy Tekstil Fabrikası, Bursa İpek Fabrikası, Beykoz’da Cam ve Kağıt, Beykoz İncirköyü’nde Porselen ve Cam, Kartal’da Konserve fabrikaları kurulmuştur. Fakat kapitülasyonlar sebebiyle gümrük himayesinden mahrum bulunan bu teşebbüslerin çoğu bilhassa 1908’den sonra faaliyetlerini İdame ettiremeyerek kapanmışlardır.
5 inci devre ( 1908-1923 )
Bu devre, 2 inci Meşrutiyetin ilan tarihi 1908’den Cumhuriyet ilanına kadar geçen 15 yıllık kısa bir müddettir. Bu devre, manevi huzursuzluk, iç ayaklanmalar ve savaşlarla geçmiş ve yabancı ideolojik tesirler bu kargaşalıklarda büyük rol oynamış bazı sınai tedbirler alınmıştır.
Bunlar;
– 1913’de sanayii teşvik gayesi ile bir kanun çıkarılmıştır.
– Kapütülasyonlar tek taraflı olarak kaldırılmıştır.
– Milli sanayi kurmak maksadıyla bir gümrük kanunu çıkarılmıştır.
– 1915’de memlekette bir sanayi sayımı yapılmıştır.
Bilhassa Sanayii Teşvik Kanunu ilgi çekicidir. Adından da anlaşılacağı gibi bu kanun, özel sektörün sınai faaliyet sahasını geliştirmek için birçok tedbirler getirmiştir. Alınan tedbirlerin memleket sanayiini on yıl içinde iki misline çıkardığı müşahede edilmiştir.
6 nci devre ( 1923-1976 )
Bu devre, Cumhuriyet’in ilanından 1976 yılına kadar geçen zamanı ihata etmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonunda mağlup olan Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış; İstiklal Harbini takiben Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. O zaman ki sanayinin durumu hakkında tafsilatfi istatistikler mevcut olmamakla beraber, yıllarca süren savaşların tesiri ile sanayi tesisleri yıpranmış, birçoğu elden çıkmış, sermaye kalmamış, kaynaklar kısırlanmış ve en mühimi sanayinin ihtiyaç gösterdiği yetişmiş insan gücü savaşlarda kaybedilmiştir. 1923’ten 1976 yılına kadar geçen zamanda Türkiye Cumhuriyeti Sanayi’nin gelişmesi aynı hızla olmamıştır. Bu sebeple bu devreyi üç kısma ayırarak incelemek daha doğru olacaktır.(Devamı gelecek yazımda….)

Karnelerimizi alıyoruz…!!!

0

Kıymetli öğretmenler, sevgili öğrenciler,
Bir veli olarak, Hayat boyu bir öğrenci (öğrenmeye aç birisi) olarak, bir Öğretmen eşi olarak;
2020–2021 Eğitim-öğretim yılının birinci dönemini tüm dünyada da olduğu gibi ülkemizde de Pandeminin (Covid-19) gölgesinde uzaktan eğitim ile dijital çağa hızlı bir giriş yaparak. Kimimiz imkanlar ölçüsünde EBA ve internet üzerinden derslere katılmaya çalıştınız. Bu zorlu süreçte yüzyılda bir yaşanan salgın ortamında derslere çalışmanın çalıştırmanın zorluğuyla huzur sağlık ve başarıyla tamamlamak üzereyiz. Bu vesile ile tüm öğretmen, veli ve öğrencilerimize yürekten teşekkür ediyoruz.
Saygıdeğer veliler,
Çocuklarımızın başarısı ne olursa olsun, mutlaka ona olan sevginizi vurgulayın. Çocuğunuz başarılı ise bu başarısını abartmayarak ödüllendirin. Onların okuldan ve okumadan uzaklaşmamaları için kitap okumaya teşvik edin. Tekrar etmek gerekirse her zaman onların ve bizim yanımızda olun. Eğer çocuğunuz başarısız ise mutlaka ona moral ve destek verin. Asla başka çocuklarla kıyaslamayın. Unutmayın ki eğitim sizsiz olmaz.
Kıymetli öğretmenlerimiz ve eğitmenlerimiz,
İmkansızlıklar dahilinde Eğitimin yükünü omuzlarında hisseden sevgili arkadaşlar. Geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımızı en iyi ve faydalı şekilde eğitebilmek için çok çalışmamız gerekiyor. Sizlere olan inancımızı belirtirken zinde, dinlenmiş, mutlu ve azimli olarak II. Döneme başlamanızı temenni ediyor ve emekleriniz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyoruz.
Sevgili öğrenciler,
Geleceğimiz olan siz çocuklarımızı, yavrularımızı çok sevdiğimizi bilmenizi istiyorum. Geleceğinizin mutlu ve huzurlu olabilmesi için okumanın önemini kavramış olmanız gerekiyor. Okumadan asla ilerleyemeyiz. Bu nedenle tatilde bol bol kitap okumanızı öneriyoruz. Bu tatili verimli kullanmış, dinlenmiş, bilgiye ve öğrenmeye meraklı öğrenciler görmeyi, ayrıca bu vatanın ve milletimizin sizlerden çok işler beklediğini unutmamanızı temenni ediyoruz.
Unutmayalım hedefimiz En iyi eğitimi almış nesiller. Yani Âsım’ın nesilleri bizler Yani sizler olacaksınız…
Dünya da ve ülkemizde Covid-19’a bağışıklık kazanmış. Acısıyla tatlısıyla mazide kalmış bir anı olması dileğiyle ve… 2020–2021 Eğitim-öğretim yılının ikinci döneminde yeniden bulaşmak dileğiyle, hepinize sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir tatil geçirmenizi diliyor, sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Kalınız sağlıcakla…

Gürcistan’ın siyasi görünümü ve yönetim sistemi

0

Sovyetler Birliği`nin dağılması ve “Soğuk Savaş”ın sona ermesi uluslararası ilişkiler sisteminde nicel ve niteliksel açıdan değişikliklerin yaşanmasına neden oldu. Post-sovyet mekanında yeni bağımsız devletlerin ortaya çıkması, onların bölgesel ve küresel gelişmelerin önemli aktörlerine dönüşmesi bu değişikliklere örnek olarak gösterilebilir. Soğuk Savaşın sona ermesi ile başlayan yeni dönemde Avrasya`nın merkezinde yer alan Orta Asya ve Kafkasya bölgeleri doğal kaynakları ve jeopolirik konumu ile dünyanın dikkat merkezine yeleşmiştir. Bu gelişmeler işığında Gürcistan devlet bağımsızlığını yeniden elde etmiş, uluşlararası sistemin önemli subjelerinden birine dönüşmüştür. 1990’lı yıllarda dünyada görülen ekonomik ve politik değişim içerisinde en önemlisi Sovyetler Birliği’nin (SSCB) dağılması hareketi olmuştur. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bölgede yeni bir süreç yaşanmaya başlamıştır. Sovyetler Birliği dünyada geniş bir coğrafi alanı kapsayan ve içerisinde pek çok topluluğu bir arada barındıran bir devlet olması nedeniyle burada oluşan değişimler tüm dünyayı yakından etkilemiştir.
Geçmişte Sovyetler Birliği içinde yer almış olan bu ülkeler Sovyet rejiminin çöküşü sırasında önce egemenliklerini, sonra da bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bağımsız devlet statüsünün kazanılması ile birlikte bir yandan ekonominin yeniden yapılanması “merkezi planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş” diğer yandan da “hukukun üstünlüğü” ve “demokratik ilkeler”e dayalı yeni bir devlet kurulmasına yönelik gelişmeler aynı zamanda gündeme gelmiştir Gürcistan bağımsızlığını kazandıktan sonra, diğer alanlarda olduğu gibi, ekonomide de yeni politikalar uygulamaya başlamıştır.
Gorbaçov`un yürütdüğü siyaset ise Sovyet hükümetinin çöküşüne neden oldu. Bu çöküş aynı zamanda soğuk savaşın sona ermesi ve ardından milliyetçi akımların doğuşu da rol oynadı. Sovyetler birliğinin dağılmasından sonra 1991 yılı Martın 31`de Gürcüler referanduma giderek ülkenin bağımsızlığına, yeni cumhuriyetin kurulmasına oy verdikden sonra 9 Nisan 1991 yılında Gürcistan kendi bağımsızlığını ilan etmiştir.
Bir güneybatı Asya ülkesi olan Gürcistan, Kafkasya`nın da güneyinde yer alır. Kuzeyinde Rusya, güneyinde Ermenistan,güneybatısında Türkiye ve güneydoğusunda Azerbaycan ile komşudur.Ülkenin batı sınırını Karadeniz belirler. Başkenti Tiflis şehri olan Gürcistan’ın nüfusu 3. 907.131 kişidir ki bu nüfusun %84`nü Gürcüler, %7`ni Azerbaycan Türkleri ve %3`nü diğer etnik milletler tarafından oluşmaktadır. Gürcistan Acara ve Abhazya olmak üzere iki Özerk Cumhuriyete,Güney Osetya Bölgesi ile ise 9 yönetsel bölgeye bölünmektedir. Nüfusunun %40`nı müslümanlar oluşturan Abhazya sadece Gürcistanın iç ve dış politikasında önemli rola sahip olmakla kalmayıp aynı zamanda ticari ve ekonomik öneme sahip yerlerden biridir.
Parlamenter sistemle yönetilen idari yapıya sahip Gürcistan, Azerbaycan başta olmak üzere diğer Türk Cumhuriyetlerinin de gerek Karadeniz gerekse de Türkiye’ye ulaşabilmeleri için önemli bir kapı durumundadır. Önemli jeostratik ve jeopolitik konumu ile bu gün Gürcistan Rusya ve batılı ülkelerin rekabet ve siyasi ekonomik mücadele alanı haline gemiştir. Azerbaycan petrol, gaz ve diğer ihracat mallarının Gürcistan üzerinden geçmesi ülke ekonomisinin de gelişmesinde çok büyük bir paya sahiptir.
1995 Anayasa`sının 1.maddesinin 1.fıkrasına göre Gürcistan 31 Mart 1991 referandumu ve 9 Nisan 1991 Bağımsızlık Bildirgesi ile Abhazya ve Güney Osetya da dahil olmak üzere arazi bütünlüyüne sahip, bağımsız, birleşik ve bölünmez devlettir. Aynı maddenin 2.fıkrasına göre ise siaysi kuruluşuna göre Gürcistan demokratik devlettir. Gürcistanın devlet dili Gürcücedir, fakat Anayasayla aynı zamanda Abhazya’da Abhazca da belirtiliyor.
Anayasada güçler ayrılığı ilkesi benimsenmiştir. Parlamento ve devlet b aşkanı seçimle işbaşına gelmektedir. Devlet başkanı, yürürlükte olan anayasa hükümlerine göre önemli konularda esas karar mercii ve tek yetkili makamdır. Bununla birlikte, 15 Eylül 2010’da parlamentoda kabul edilen (ve büyük bir bölümü 2013 yılında yürürlüğe girecek olan) son Anayasa değişikliği ile Devlet Başkanı’nın yetkileri başbakan lehine önemli ölçüde kısıtlanmış; güçler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı kuvvetlendirilmiş; hükümet, ülkenin iç ve dış siyasetini yürüten ve yönlendiren temel yürütme organı kanadı haline getirilmiştir. Devlet Başkanı, beş yıllık süre için eşit ve gizli oyla yapılan tek dereceli genel seçimle seçilmektedir. Aynı kişi devlet başkanlığı görevine en fazla iki müteakip dönem için seçilebilmektedir.Tek kanattan oluşan parlamento, yarısı nispi temsil, diğer yarısı tek-sandalyeli çoğunluk sistemiyle seçilen 150 üyeden oluşmaktadır. Seçimler dört yılda bir yapılmaktadır. Siyasi parti veya blokların parlamentoda temsil edilebilmeleri için aşmaları gereken ülke barajı %5’tir.
Başbakan, hükümetin başıdır. Devlet Başkanı’nın onayıyla ve parlamento’dan güvenoyu alarak kurduğu hükümetin faaliyetlerinden Devlet başkanı ve parlamentoya karşı sorumludur. İstifası veya başka nedenlerle görevden ayrılması halinde, hükümet üyelerinin de görevi sona erer. Gürcistan devletinin başı devlet başkanıdır. Ülkede 5 yılda bir yapılan seçimle belirlenen devlet başkanı, sadece iki dönem bu görevde kalabilmektedir. Yargı sisteminde yerel ve şehir mahkemeleri ve üst yargı organı olarak Anayasa Mahkemesi görev yapmaktadır. Özerk cumhuriyetler Abhazya ve Acara, Sovyet döneminde kuruldu ve bugün Gürcistan Anayasası’nca da tanınmaktadır. Hukuki açıdan özerk olmasına karşın Abhazya fiilen ayrıdır. Abhazya’nın başındaki yönetici, anayasal açıdan Yüksek Konsey Başkanı olarak tanınmakla birlikte, fiilen devlet başkanı sıfatını taşımaktadır. Acara Özerk Cumhuriyetinin başındaki kişi ise, 2004’teki iktidar değişikliğinden sonra Bakanlar Kurulu başkanı sıfatını taşır.
Gürcistan ikici (Düalist) parlamenter sisteme sahip bir cumhuriyettir .
Gürcistan’ın idari yönetim birimleri, 9 bölge ve başkent Tiflis ile Abhazya Özerk Cumhuriyeti ve Acara Özerk Cumhuriyeti’nden ve 55 belediyeden oluşmaktadır. (Tiflis-başkent, Quriya, İmeretiya, Kahetiya, Kvemo Kartli, Msheta-Mtianeti, Raça-Leçhumi və Kvemo Svaneti, Samekrelo-Zemo-Svaneti, Samse-Cavaheti, Şida-Kartli). (Gürcistan’ın bünyesine 1921 yılından Acaristan Özerk Cumhuriyeti, 1922 yılından Güney Osetya Özerk Bölgesi ve (1990 yılında merkezi yönetim tarafından özerkliği iptal edilmiştir) 1931 yılında Abhazya Özerk Cumhuriyeti katılmıştır.
Gürcistan Anayasayası 24 Ağustos 1995’te kabul edilmiştir. 31 Mart 1991’de yapılan referandum ve 9 Nisan 1991’da kabul edilen bağımsızlık yasası ile bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olarak kurulmuştur. Ülkenin yönetim şekli demokratik cumhuriyettir. 2004 ve 2010 yıllarında düzenlemeler yapılmıştır. Gürcistan’da 17 Kasım 2013 tarihinde yeni Cumhurbaşkanının göreve başlamasıyla, anayasada parlamenter sisteme geçişe ilişkin olarak 2010 yılında yapılan değişiklikler de yürürlüğe girmiştir. Bu anayasa devletin en yüksek yasasıdır, yüksek hukuki güce sahiptir ve bu Devletin siyasi, hukuki ve ekonomik sistemlerin esaslarını tespit ediyor, vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini ilan ediyor ve garanti eder. 2004 yılında yapılan değişiklikle Hükümet, ülkenin iç ve dış siyasetinden sorumlu ana yürütme organı haline gelmiştir. Bu çerçevede, Cumhurbaşkanının yetkileri önemli ölçüde azaltılırken, Başbakan, Hükümet ve Parlamentonun yetkileri artırılmıştır. Devlet başkanı halk oylaması yolu ile 5 yıllık bir süre için seçilen Cumhurbaşkanıdır. Gürcistan’ın mevcut Anayasasına göre, bir aday iki dönem için seçilebilir. Başkan devletin toprak bütünlüğünün ve ulusal bağımsızlığının teminatıdır. 2010 yılında Anayasaya yapılan değişiklikler sonucunda devlet başkanının yetkileri belirgin seviyede sınırlandırılmıştır. Başkanın bazı temel yetkilerini belirtelim: Gürcistan Cumhuriyeti Anayasaya uygun olarak yetkileri çerçevesinde devlet organlarının düzgün çalışmasını sağlamaktır.
Cumhurbaşkanı Gürcistan Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutandır. Dış ilişkilerde Gürcistan devletini temsil ediyor. Hükümetin önerisi üzerine Gürcistan Cumhuriyeti’nin Büyükelçi ve diğer diplomatik temsilcilerini atar ve geri çağırır. Cumhurbaşkanı Gürcistan Anayasa Mahkemesi’nin 3 üyesini atar. Gürcistan Cumhurbaşkanlığı’nın Genel Sekreterliğini düzenler ve onun yöneticisini atar.Gürcistan Parlamentosu tek kamaralı olup, 150 üyeden oluşmaktadır. Parlamento seçimleri dört yılda bir düzenlenmektedir. Üyelerden 77’si nispi temsil, diğer 73’ü ise çoğunluk sistemine göre seçilmektedir. Gürcistan’da yargı reformu kapsamında ilk kez jürili mahkemelere başlanıyor. Uygulama ilk aşamada sadece başkent Tiflis’te ve cinayet davalarıyla sınırlı kalacak. Bundan böyle Tiflis’te cinayet suçlamasıyla mahkkemeye çıkarılan sanıklar karşılarında bir yargıç ve12 kişilik jüri heyeti bulacak.
İngiltere ya da ABD’deki mahkemelerin geleneksel jüri heyetini Gürcistan yargısında deneme girişimi, yaygın biçimde yolsuzluk suçlamalarına hedef olan Gürcü mahkemelerini modernize etme politikasının bir parçası.
Yeni sistemin toplumun yargıya olan güvenini ve hakimlerin bağımsızlığını artırmasını amaçlıyor.Gürcistan iki kademeli banka sistemine sahiptir, birinci kademede Gürcistan Merkez Bankası, ikinci kademede ise kalan tüm ticari banklar yer alıyor. Gürcistan ekonomisinin gelişmesinde Azerbaycan çok önemli role sahiptir. XX yüzyılın sonuna gelindiğinde bağımsızlığına yeniden kavuşmuş bir ülke olan Gürcistan`ın karşısına coğrafi konumu, verimli toprak ve iklim şartları nedeni ile hızla gelişmesini sağlayacak olanaklar ortaya çıktı. Yeni ekonomik politikaların temel özelliklerini mülkiyet çeşitliliğine dayanan ekonomik yapının kurulması, piyasa ekonomisine keçiş ve dünya ekonomik sistemine entegrasyon oluşturuyordu.
Yeni dönemde ülkede uygulanan ekonomik yapılanma sürecinde reformların ve kalkınma hamlesinin kendine özgü ve dinamik kalkınması amacına dayanan yeni modelin başlıca hedefleri: özgür piyasa koşullarının, sosyal rifah seviyesini artırmayı hedefleyen komple ekonomik sistemin, bağımsız ekonomik yapının oluşturulması, ülkenin mevcut insani, teknik-üretim ve bilimsel-teknolojik potansiyelinin aktif olarak devreye sokulması, milli ekonominin dünya ekonomik sistemine verimli şekilde entegrasyonu ve ekonomi politikasının en temel amacı 2008 yılındaki Rusya ile savaşın yol açtığı sorunların giderilmesidir.

Batum’da Türk iş adamından örnek davranış

0

Gürcistan-Acara Özerk Cumhuriyetinin turizm şehri Batum’da bir Türk işadamı pandemi sürecinde Gürcistan vatandaşlarına destek olmak amacıyla Batum Türk Ekmek Fabrikasında “Bedava ekmek-maske” dağıtımı başlattı. İş adamımızın bu örnek davranışı Batum’da takdirle karşılanıyor.

F-35 savaş uçağı ve gerçekler

0

Çok konuşulan F-35’lerin düşük seviye seri üretim aşamasından tam kapasite seri üretim aşamasına geçişi ertelendi, düşük seviye seri üretim devam ediyor. F35 Müşterek Saldırı Savaş Uçağı konusunun iki yüzü var; Birincisi Batı medyasının bilinçli bir şekilde dünyaya servis ettiği bilgiler, ikincisi de gözlerden saklanmaya çalışılan gerçekler.
Batı medyasına göre; F-35 savaş uçağı tam bir hayalet. Asla radarlara yakalanmıyor ve görülmüyor. Müşterek Saldırı Savaş Uçağı an itibarı ile dünyanın en gelişmiş ve en iyi savaş uçağı. Gözlerden saklanılmaya çalışılan bilgiler ise;
Daha ilk başlarda Alman radarları tarafından F-35’lerin hayalet olmadıklarının tespit edildiği, iletişim sisteminde kabul edilemez hataların bulunduğu, Aynı şekilde F-35’lerin Rus ve Çin radar ve HSS’leri tarafından radar izlerinin tespit edilebildiği ve görünmez olmadıkları, S-400 hava savunma füzelerinin X ve S bandında faaliyet gösteren radarı 40 km ve altındaki mesafelerde F-35 savaş uçaklarını gördüğü ve rahatça tespit ettiği,
F35’lerin ön kısımlarının hayaletlik veya da görünmezlik derecesi yüksek iken arka kısmının hayaletlik derecesi kıyaslamalı olarak çok düşük olduğu, Önünde uçan bir uçağın radarında belli belirsiz hafif bir çizgisel iz bırakırken, arkasından gelen bir uçağın radarına yakalandığı ve tam kapasite görüldüğü,
F-35’lerin eksiksiz olarak savaşa hazır (FOC) ilan edilebilmesi için geçmesi gereken simülasyon testleri halen yapılamadığı ve yeterliliklerinin kanıtlanamadığı, Japonya’da 9 Nisan 2020 günü Pasifik Okyanusu’nda yapılan tatbikatta düştüğü, ABD’de 20 Mayıs 2020 günü F35 uçağı Florida eyaletinde Eglin Hava Kuvvetleri Üssü’ne iniş yaparken düştüğü,
ABD’nin California eyaletinde 1 Ekim 2020 günü bir F-35B tipi savaş uçağı yakıt ikmali sırasında KC-130 tanker uçağına çarparak düştüğü,
ABD hükümeti 20 Mart 2020’den sonra F35 parçası üreten Türk şirketlerini üretimden çıkaracağını açıklamış olmasına rağmen Türkiye’deki üretimin durmadığı,
Lockheed Martin şirketinin Türkiye’den parça talebinin devam ettiği ve bu parçaların Türkiye’de imal edilerek ABD’ye gönderildiği,
F35 üretiminde yer alan üçünü taraf ülke ve şirketlerin de Türkiye’den parça alımlarını sürdürdükleri, Uzm anlara göre F-35 savaş uçağında 800’den fazla teknik hatanın olduğu ve halen giderilemedikleri. Rus uzmanlara göre de, SU-57’ler şahin gücünde iken F-35’lerin baykuştan öteye korkutuculuk kabiliyetleri yok.
Bir de, Amerikan Hava Kuvvetlerinin, özelliklerini kendinin belirlediği ve ABD’li şirket Lockheed Martin’in özel sipariş ile ürettirdiği F-22 Yırtıcı Kuş savaş uçakları var. Bu uçak rakiplerinden oldukça farklı teknolojilere sahip ve sadece Amerikan Hava Kuvvetleri’nce kullanılabiliyor. ABD hükümeti, bu uçakların kesinlikle müttefik de olsa, dost da olsa başka bir ülkeye satışına asla izin vermiyor.
Yani görüldüğü üzere Amerika’nın vermekte nazlandığı bu F35’ler tam olarak rüştünü ispat etmiş değil. O yüzden de S-400’lerin Türkiye’nin hava savunma sistemi içinde yer alması, NATO üssü olarak da kullanılan Konya Hava Üssü ve Eğitim Alanı’nın dünyadaki en iyi hava üssü olması, Türkiye’nin hava savunma sisteminin A sınıfı bir sistem olduğunu ortaya koyuyor. Buna bir de Türklerin askeri kabiliyetlerini eklediğimizde korkuları boş değil zira Amerika dost görünse de sözünden çıkanları cezalandırma hakkını elinde bulunduracağı sistemin bozulmasını istemiyor.

İstanbul’un fethi ve MKE’nin savunma sanayindeki rolü (2)

0

Harp sanayimizin temeli, Fatih Sultan Mehmet’in inşa ettirdiği Tophane-i Hümayun ile atılmış ve daha sonra bu tesis Kanuni Sultan Süleyman devrinde yabancı ülkelerden getirtilen uzmanların yardımı ile geliştirilmiştir. Yine Fatih Sultan Mehmet zamanında, Haliç’te Taşkızak Tersanesinde gemi kızakları tesis edilmiştir. İmparatorluğun muhtelif bölgelerine dağılmış askeri fabrikalar mutlakıyet ve meşrutiyet devirlerinde çoğunlukla İstanbul hudutları dahilinde toplanmıştır.
Bunlar sırasıyla; Tophane, Bakırköy, Baruthane, Zeytinburnu fabrikaları ile Kırkağaç tapa fabrikasıdır. Ayrıca, Hendek ve Bayramiç hızar fabrikaları Konya ve Kayseri Küherçile Atelyeleri, İstanbul dışında faaliyetlerine devam etmiştir. Nisbeten modern sayılacak silah ve mühimmat imalatı 1863 yılında Tophane Müşirliği’ne teyit edilen Halil Paşa zamanında başlatılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu zamanında ufak çağlı bazı dağ ve sahra toplarıyla obüs imali yapılmıştır. Balkan harbinden sonra askeri fabrikalardan bazılarının Anadolu’ya bakli düşünülmüş, 1914 yılında Birinci Dünya Savaşının başlaması ile bu teşebbüs sonuçlandırılamamıştır.
1919 yılından sonra Erzurum-Eskişehir ve Ankara Silah Tamirhaneleri ile Keskin fişek imalathanesinin kurulması Askeri Fabrikaların Anadolu’da tesisi hususunda ilk adımı teşkil etmiştir. Adı geçen tesislerin bir merkezden yönetilmesi amacıyla 1921 yılında Ankara’da Asker Fabrikalar Umum Müdürlüğü kurulmuştur. Lozan Antlaşmasını müteakip Askeri fabrikaların teşkilatlandırılması ve yeni fabrikalar kurulması için yapılan incelemeler sonunda 1921 yılında, Harp Sanayi tesislerinin Kırıkkale’de kurulmasına karar verilmiştir.
Nihayet, 1950 yılında 5591 sayılı kanun gereğince Askeri Fabrikalar Umum Müdürlüğü, Makine ve Kimya Endüstri Kurumu Genel Müdürlüğü olarak, İktisadi Devlet Teşekkülü haline getirilmiştir. MKE Kurumu tesisleri 1950 yılından sonra birincisi Offshorc, ikincisi Alman siparişlerinin karşılanması için 1954 ve 1958 yıllarında olmak üzere iki defa tevsi ve modernize edilmiştir.
Harp Sanayii yönünden dünyadaki bazı uygulamalar
Harp Sanayi Fabrikalarının Savunma Bakanlığına bağlı olarak çalışan ülkeler Rusya, İngiltere, İran, Pakistan, İsrail, Yunanistan, Harp Sanayii Fabrikaları özel teşekkül ve İktisadi Devlet Teşekkülü olarak çalışan ülkeler; Amerika, Batı Almanya, Fransa, İtalya ve Türkiye’dir. (iktisadi devlet teşekkülü haline çalışan fabrikaların yakında Savunma Bakanlığına bağlanacağının öğrenildiği belirtilmektedir.)
Başta M.K.E. Kurumu olmak üzere resmi ve İktisadi Devlet Teşekkülleriyle özel sektörü güdümlü ve devamlı olarak bu esaslar içinde geliştirmek suretiyle hedefe yöneltmek şarttır. Bunun için M.S.B. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatının koordineli olarak çalışması gereklidir. Bu çalışmalar esnasında aşağıdaki hususlar göz önünde bulundurulmalıdır.
Milli bekamız yönünden savunma sanayiimiz ve özellikle silah, roket ve mühimmat imalat kapasitemiz ileri ülkelerin savunma sanayilerine paralel ve mümkün olan ölçüde kendi kendimizi yeterli olacak şekilde kurulmalı ve geliştirilmelidir. Siyasi buhran, mahalli savaşlar ve bazı anlaşmazlıkların ortaya çıkması halinde, ihtilafın dışında kalan ülkeler askeri yardımlarını ve harp gücünü doğrudan doğruya etkileyen ikmal maddelerinin satışını kısıtlamakta veya durdurmakta ve ülkeler kendi imkanlarıyla baş başa bırakılmaktadırlar.
Bu bakımdan evvel emirde mevcut imkanlarımızı daima tutabilecek her cins sarf malzemesini ve yedek parçayı imal edebilecek savunma sanayii tesislerimizi milli sanayi tesislerimizi milli sanayi imkanlarımızla gerçekleştirmeliyiz.(Devamı gelecek yazımda….)

The January 20 tragedy

0

A wound that has been bleeding in our hearts for 31 years, our unceasing pain, the glorious and heroic chronicle of our people. The people of Azerbaijan have also been subjected to bloody terrorist attacks from time to time. One of such events is the January 20 tragedy, an act of terror and genocide against the Azerbaijani people. The tragedy of January 20 is one of the worst crimes against humanity in the twentieth century. This event entered the history of the Azerbaijani people as the Bloody January tragedy. The savage terrorist act committed by the military machine of the former Soviet state against the people of Azerbaijan that day will remain a black page in the history of mankind as one of the gravest crimes against humanity. Tyrannising to the civilian population who fought for national freedom and territorial integrity of their country, the killing and injuring of hundreds of innocent people as a result of mass terror, once again demonstrated to the world its criminal nature on the eve of the collapse of the totalitarian Soviet regime.
January 20, 1990 is a day engraved in blood in the glorious history of Azerbaijan, where our people stood up for independence and national ideology No matter how many years have passed, that day is remembered with deep sorrow by all our compatriots.
The entry of the Soviet Union into the collapse phase gave the long-awaited opportunity to the armed Armenians. The Armenians, who subjected about one million Azerbaijanis living in Armenia to ethnic cleansing, were not contented with that.Against barbarism of the Armenians who carried out armed attacks on Azerbaijanis in Nagorno-Karabakh, Lankaran, Nakhchivan, Ganja and Baku, Moscow had only one approach: silence. It was this approach that led the people to lose belief in the USSR and ignited the desire for independence. The rallies that have taken place throughout the country since beginning of January have intensified since January 15, when the Armenians increased their attacks on Azerbaijani areas.
On January 15, 1990, the Presidium of the Supreme Soviet of the USSR decided to declare a state of emergency in the “Nagorno-Karabakh Autonomous Region” and other regions. The proposal to the Supreme Soviet of the Azerbaijan SSR to include Baku and Ganja in the scope of the state of emergency in the seventh article of this decision was met with serious dissatisfaction by the people. Hearing that Soviet Army would bring troops to Baku and Ganja under a state of emergency, the people tried to close the entrance to Baku with vehicles. It was as if people were trying to protect the city from the new Soviet occupation. The terrible January night, engraved as the “Tragedy of January 20″, was associated with stifling the struggle of the Azerbaijani people for democracy and national liberation, inflicting a moral blow on it. However, the Soviet empire could not break the will of the Azerbaijani people with its inhumane actions
On January 19, the Presidium of the Supreme Soviet of the USSR decided to declare a state of emergency in the city. The decision would take effect on January 20 at 12:00 a.m. However, the people could not be aware of the state of emergency due to the explosion of the energy provider of Azerbaijani television by Soviet intelligence on January 19 at 7:27 p.m.
Thus, in the evening, 26,000 Soviet troops entered Baku in armored vehicles from five directions. Prior to the announcement of the state of emergency, Red Army soldiers killed 82 people and seriously wounded 20 others.In total, more than 100 people were killed, more than 700 were injured and more than 800 were detained that night.
Shooting at everyone in front of him, the Soviet army committed one of the bloodiest crimes in history in Baku that night. Not only the civilians on the streets, but also ambulances for the wounded, passengers on buses, and even people close to the windows of their homes became the target of the army trying to keep the people away from the idea of independence. The purpose of this terrorist act was also to intimidate other peoples who wanted to stand up for independence.
The January 20 Tragedy is not only one of the saddest pages of our history, but also an invaluable example of love of our people to homeland and their unity for national ideals. There are a number of moments make us remember that day proudly. One of these moments is the example of heroism shown by Caspian sailors. Immediately after the incident, the sailors directed the ships to Baku Bay and saved the city from a new massacre by preventing approach of warships to Baku. Despite all the pressure and threats, they tried to convey the tragedy in Baku to the world without leaving their positions. Sending “SOS” signals like, “Attention! I am Baku! They are burning me!”, “Attention! Baku is on fire!” sailors soon achieved their goals. As a result of their unity and self-sacrifice, many countries around the world soon became aware of the incident.
The first steps were taken by Heydar Aliyev to bring the incident to the political level. Going to the Permanent Representation of Azerbaijan in Moscow on January 21, 1990, Heydar Aliyev gave information about the tragedy and harshly criticized this crime against the Azerbaijani people. Resolute condemnation of the USSR leaders as the culprits of the massacre gave a new impetus to grassroot movement.
Giving a correct and objective legal-political assessment to the events of January 20 is also the service of the great leader Heydar Aliyev. On March 29, 1994, as a result of the hard work of national leader Heydar Aliyev, a special resolution entitled “On the tragic events of January 20, 1990 in Baku” was adopted.
Thus, a political and legal assessment of the terrible tragedy of the Azerbaijani people, the events of January 20, was made. The victims of the January 20 massacre sacrificed their lives for country, honor, dignity and humanity. Today, 31 years have passed since that bloody night, the heroic saga, witnessed by Baku. January 20, 1990, written in history as “Black January” and “Bloody January”, further shortened the path to independence for Azerbaijan. On that day, each of our martyrs, who was not afraid of Soviet soldiers and tanks, became a light on this road.
January 20 and the tragic events that preceded it in the history of Azerbaijan were the next manifestations of a well-thought-out policy against our people throughout the twentieth century. Genocide against the Azerbaijani people, gradual annexation of Azerbaijani territories during the Soviet era and reducement of the area from 125,000 square kilometers to 87,000 square kilometers, the events in Nagorno-Karabakh, which began under the auspices of the Soviet leadership, expulsion of Azerbaijanis from their ancient lands in Armenia are the stages of this policy.
No matter how tragic the January 1990 massacre was, it could not break the will of the Azerbaijani people, their determination to fight for national liberation.The sons of the Homeland who died on that terrible night wrote a bright page in the history of Azerbaijan, paved the way for the national freedom and independence of the people.
Years pass, generations change, but the ideology of patriotism and Azerbaijanism, ingrained in our blood and soul, remains unchanged. Today, the sons of Azerbaijan protect the belief inherited from our historical heroes and martyrs.
From the 1990s to 2020, that we left behind, every Azerbaijani had a bleeding wound called Karabakh. For 30 years, our people had not accepted the occupation and had been looking forward to reuniting with their native Karabakh.
The attempt of the Armenian side to attack on September 27, 2020 was the last straw for Azerbaijan, which is patiently waiting for a peaceful solution to the issue. With the counter-offensive order, our glorious army began to advance towards their native lands. Our heroes, who showed unparalleled heroism and fought to the last drop of their blood, put an end to the occupation that lasted for years in 44 days.
Armenia had to surrender on 10 November, after our victorious army cleansed ancient Azerbaijani lands such as Jabrayil (October 4), Fizuli (October 17), Zangilan (October 20), Gubadli (October 25) and Shusha (November 8) from occupiers. This was a historic victory of the Azerbaijani side over the occupier. It was our Supreme Commander-in-Chief, our unity like a fist and brave sons of motherland who led us to victory.
The victory of Karabakh, written in golden letters in the pages of history, is a source of pride for each of us today. Both the heroes who gave us this victory and the martyrs of January 20 are a historical and clear example of the fearlessness and courage of sons and daughters of the land of fire, their unwillingness to accept any occupation and constant desire to live independently. These examples, which will be passed down from generation to generation, will perpetuate the independence and territorial integrity of Azerbaijan and will write it in world history with indelible ink.

Gürcistan 15. Uluslararası Karate Şampiyonası

0

Gürcistan Karate Federasyonu tarafından 28-30 Mayıs 2021 tarihleri arasında Güecistan’ın başkenti Tiflis’te WKF(World Karate Federation) sponsorluğunda Gürcistan 15. Uluslararası Karate Şampiyonası düzenlenecektir. Gürcistan Karate Federasyonu ve WKF tarafından turnuvada dereceye giren sporculara verilecek toplam para ödülü 20,000 USD’dir.

error: Content is protected !!