Çarşamba, Nisan 15, 2026
tr
Ana Sayfa Blog Sayfa 211

TOBB’den KKTC’de Hala Sultan İlahiyat Koleji ve öğrenci yurtları yaptırıyor

0

Haber: İlker ÇAKAN

  TOBB toplantı salonunda Ankara’da geçtiğimiz günlerde  KKTC’de Hala Sultan İlahiyat Koleji ve TOBB Öğrenci yapımı ile ilgili olarak ilgili protokol imza töreni düzenlendi. İmza törenine: Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, KKTC Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanı Mutlu Atasayan TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu, Kıbrıs İlim Ahlak ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı Başkanı Sayın Hikmet Kaynarca katıldı.

 
              
            TOBB’den KKTC’de Hala Sultan İlahiyat Koleji ve öğrenci yurtları imza töreni
 
  Bu imzalanan protokol gereği TOBB tarafından KKTC Lefkoşe şehrinde; İlahiyat Koleji, kız ve erkek öğrenci yurtları, 1.000 kişilik konferans salonu ve kapalı spor salonu ile yüzme havuzundan oluşan; büyük bir eğitim kompleksi yapılacaktır. Düzenlenen bu imza töreninde; Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, KKTC Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanı Mutlu Atasayan TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu, Kıbrıs İlim Ahlak ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı Başkanı  Hikmet Kaynarca birer konuşma yaptı. İmza töreninde bir konuşma yapan TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu şunları söyledi;

  “Bugün, yavru vatan, gözbebeğimiz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için çok hayırlı bir yatırıma imza atmak için bir araya geldik. TOBB olarak; Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Lefkoşa şehrinde; İlahiyat Koleji, kız ve erkek öğrenci yurtları, 1.000 kişilik konferans salonu ve kapalı spor salonu ile yüzme havuzundan oluşan; dev bir eğitim kompleksinin yapına katkı sunacağız. Hala Sultan İlahiyat Koleji Kompleksinin Kolej kısmının önemli bir bölümü ile bir öğrenci yurdunu TOBB olarak biz inşa edeceğiz. Biraz sonra bu hayırlı işin protokolünü imzalayacağız. 

 
                                                  
                                          TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu
 

  Elbette bu adımı atarken çok destek gördük. Ben bu önemli adımın atılmasına öncülük eden ve bizi hiçbir zaman yalnız bırakmayan, büyüğümüz, hocamız, Başbakan yardımcımız Sayın Beşir Atalay’a huzurlarınızda teşekkür ediyorum.  Bu hayırlı işe girmemize vesile oldukları KKTC Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanına, değerli çalışma arkadaşlarına teşekkür ediyorum. Gayretleri ve emeklerinden dolayı Kıbrıs İlim Ahlak ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı Başkanı Sayın Hikmet Kaynarca’yı da tebrik ediyor, kendisine teşekkür ediyorum. 2006 yılında Gönyeli Belediyesindeki “Milli Mücadele ve Kurtuluş Anıtı”nın düzenlemesi ve çevre çalışmalarına da TOBB olarak ciddi katkı sunmuştuk. Ayrıca KKTC Sağlık Bakanlığı’na Ambulans desteğinde bulunduk. Yine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ekonomik anlamda güçlenmesi için de pek çok çalışmaya imza attık, atıyoruz.

  Hizmet kalitesini artırması amacıyla Kıbrıs Türk Sanayi Odası’nın yeni binasına 2004-2006 yılları arasında maddi destek sağladık. Şimdi Kıbrıs Türk Sanayi Odası muazzam bir altyapıya sahip oldu.  KKTC’ye uygulanan haksız ekonomik ambargonun aşılması için de  Kıbrıs Türk Ticaret Odası ve Kıbrıs Türk Sanayi Odası ile birlikte çalışıyoruz.

  TOBB’un Think Tank Kuruluşu olan TEPAV KKTC’deki Türk Teknik Yardım ofisiyle Kamu Yönetimin yeniden yapılanmasına dönük önemli çalışmalara imza attı. Türkiye-KKTC Karma istişare komitesini kurduk.

  Yine yavru vatana yatırımcı çekmek amacıyla KKTC Yatırım Danışma Konseyi’nin kurulmasına katkı sunduk. Konseyin son toplantısına Başbakan Yardımcı’mız Sayın Besşir Atalay önderlik etmişti. Zaten tüm bu adımları atarken Başbakan yardımcımız Sayın Beşir Atalay’ın yol göstermesi ve liderliği bizim önümüzü açtı. Bu nedenle kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum.

  Kıbrıs tarih boyunca Akdeniz coğrafyasının en önemli ticaret merkezi olmuş, tüm medeniyetlerden beslenmiş, kültürle yoğrulmuştur. Ama ben Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sadece stratejik öneminden bahsetmiyorum. Kardeşlik hukukundan, Kan bağından, din bağından, dil bağından bahsediyorum. Bizim geçmişimiz ortak. Bu yüzden geleceğimiz de ortak olacak. İşte bu yüzden bizim vazifemiz de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne; Kıbrıslı kardeşlerimize yatırım yapmaktır.

  Çünkü insana yapılan yatırım en büyük yatırımdır.  Bakın şunu özellikle vurguluyorum: Dünyada her yatırımın riski vardır. Her yatırımdan zarar edebilirsiniz. Ama insana yapılan yatırımdan, eğitime yapılan yatırımdan asla zarar etmezsiniz. Siz kazanırsınız, şehriniz kazanır, ülkeniz kazanır. Günümüzde, ülkelerin dünya klasmanında yerini belirleyen husus vatandaşlarını nasıl yetiştirdiğidir. Açık söylüyorum bugün en büyük sermaye altın, petrol falan değil, eğitimli insandır.

  Biz gençlerimizin sadece teknik kapasitesini, bilgi kapasitesini artırarak yetinemeyiz. Bir taraftan gençlerimizi çağın gereklerine göre donatırken, diğer taraftan da milli değerlerine, manevi değerlerine bağlı, kültürünü bilen nesiller yetiştirmek zorundayız. Aksi halde gelişmiş ülkelerin şu an içinde bulunduğu genç nesil sorununu bizler de yaşarız.

  Çünkü Kıbrıs dünyada İslamlaşan ilk topraklardandır. Tıpkı İstanbul’un fethi gibi, Kıbrıs’ın fethi de Peygamber efendimizin rüyasında müjdelenmiştir. Hala Sultan da bu fetihte yer almış, Peygamber efendimizin süt teyzesidir. Kıbrıs’ın da manevi önderidir. Eğer Hala Sultan 86 yaşında, bu topraklarda islam dinini yayma yolunda şehit olduysa, bize düşen vazife de buna yakışır nesiller yetiştirmektir.

  İnşallah bu okuldan mezun olacak geçlerimiz hem bilgi birikimi olarak en yüksek noktada olacak; Hem de milli-manevi değerlerini bilerek yetişecekler. Ailelerine, ülkelerine hayırlı hizmetler yapacaklar. Dünyayı değiştirmeye namzet gençler olarak yetişecekler. Çünkü biz inanıyoruz ki bir insanın kurtuluşu dünyanın kurtuluşudur. Dünyayı değiştirmek için en büyük güç ise kalemdir. Konuşmama son verirken emeği geçen herkese tekrar teşekkür ediyorum. KKTC için yoğun çaba harcayan, gayretlerine bizzat şahit olduğum Başbakan Yardımcımız Sayın Beşir Atalay’a özellikle şükranlarımı sunuyorum. Sayın Bakana ve ekibine verdikleri destekten dolayı teşekkür ediyorum.

  KKTC’ye bu yatırımın yapılması noktasında büyük gayretleri olan, bu Kıbrıs İlim Ahlak ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı Başkanı Sayın Hikmet Kaynarca’yı da tebrik ediyor, kendisine de teşekkür ediyorum. İlahiyat Kolejimizin Kıbrıs’a ve tüm İslam alemine hayırlı olmasını diliyor, bu duygu ve düşüncelerle sizleri saygıyla selamlıyorum.”

                                                                                     

Türkiye’de trafik kazaları ve trafik kazalarının azaltılması

0

  Araştırma, Gazi Üniversitesi Fen Fakültesi İstatistik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Reşat Kasap’ın danışmanlığında, araştırmacı olarak Oktay Soysal, Ceyda Mısırlıoğlu ve Özge Ersoy ile birlikte yapılmıştır.

  Trafik kazaları, gelişmekte olan diğer ülkeler gibi Türkiye için de önemli bir halk sağlığı sorunudur ve her yıl kazalara bağlı binlerce insan yaralanmakta ya da ölmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporlarına göre yaralanmaya bağlı ölümler arasında ilk sırayı trafik kazaları almaktadır. Trafik kazaları maddi manevi her yönden büyük kayıplara neden olmakta, gün geçtikçe daha da önemli bir sorun haline gelmektedir. Trafik güvenliği probleminde hatırlanması gereken ilk şey; yapılacak her türlü çalışmanın, temelde insan yaşamının veya yaşamlarının kurtarılabilmesi gibi anlamlı bir öncelik içerdiğidir.

 Trafik kazalarının azaltılması, bireylerin trafik kazaları konusunda ne derece bilinçli oldukları aynı zamanda beklenti ve isteklerini saptayabilmek için anket düzenlenmiş, analiz edilmiş ve birtakım bulgular elde edilmiştir.

 Türkiye kaza istatistikleri analizinde kullanılan verilerin yığını Türkiye’dir. Araştırmanın hazır verilerle yapılacak kısmının çalışma alanı, Türkiye verilerini kapsamaktadır. Yapılacak anket çalışmasının çalışma bölgesi Ankara il sınırları içinde tabakalı tesadüfî örnekleme yöntemiyle seçilen örneklerdir. Bazı değişkenler arasındaki ilişkilerin incelenmesiyle elde edilen sonuçlar aşağıda özetlenmiştir.

 Trafik  kazalarının önlenmesi ve azaltılması için en etkili çözümün eğitim olduğu görüşü büyük orandadır. Bunun yanı sıra trafik cezalarının arttırılması ve bölünmüş yol ve otoyol yapımı etkili çözümler arasında anlamlı paya sahip olduğu gözlenmiştir.

 Trafik karışıklığına en çok neden olan araç türü bakımından yöneltilen sorulara bireylerin büyük çoğunluğu minibüs, otomobil ve otobüslerin neden olduğunu düşünülüyor. Anketlerde yapılan açıklamalarda minibüs-otobüs şoförlerinin ve ticari taksilerin trafiği tehlikeye attığı görüşü yaygın olduğu saptanmıştır.

  Anketimize katılan sürücü belgesine sahip bireylerin % 70.2 ‘si sürücü kurslarını yetersiz veya kısmen yeterli bulmakta gerektiği kadar yeterli görmemektedirler.

  Avrupa’da sürücü belgesini almaya hak kazanmış yeni sürücülere, belgenin verilmesini takip eden ilk yıllarda geçerli olmak üzere bir takım kısıtlamalar getirilmiştir. Genellikle ilk iki yıllık sürücülük süreçlerinde stajyer sürücü olarak anılan sürücüler, bu süre zarfında trafik suçu işleme, hız yapma, yolcu taşıma, belirli seviyede alkol alarak sürücülük yapma ve benzeri konularda sınırlandırılmış, bazı ülkelerde de sürücülük yeteneklerini geliştirmeleri için bir takım ileri eğitim kurslarını almakla yükümlü tutulmuşlardır. Uygulanan bu kurallara uymayan sürücülerin stajyerlik süreleri yetkili makamlar tarafından uzatılmakta, hatta belirli koşullarda sürücülerin sürücü belgeleri geri alınarak yeniden sürücü eğitimi almaları ya da yalnızca teorik ve pratik sınavı yeniden geçmeleri istenmektedir. Ülkemizde de buna benzer bir uygulamanın getirilmesi sürücü becerilerine sahip olmayan vatandaşların kolayca ehliyet almasına ve trafikte tehlike unsuru olmasına engel olabilir.

  Bireylerin Ankara’da mevcut yaya alt ve üst geçitlerin kullanım açısından uygunluğu sorusuna verilen cevapların % 74.2′ si uygun değil ya da kısmen uygundur olarak gözlenmiştir. Uygun olmaması konusunda yapılan açıklamalarda engelli vatandaşların rahatça kullanamamaları, bulundukları konumun elverişsiz olmasından bahsedilmektedir. Yaya yolları ve kaldırımların genişlikleri, eğimleri ve döşemeleri engellinin hayatını sınırlamayacak şekilde olmalıdır. Yaya kaldırımları, tüm yayaların serbestçe hareket etmelerini sağlamak için en az 150cm genişlikte olmalıdır. Engelliye uygun yaya yolu genişlikleri, tekerlekli sandalye kullanıcılarının 90º, 180º, 360º dönüşler ve U dönüşü yapabilmesine, ayrıca bir engel etrafında düzgün dönüş yapabilmesine imkan tanıyacak nitelikte olmalıdır. Yaya kaldırımını engellilerin kullanabilmesi için yaya yollarında taşıtların park etmeleri yasaklanmalı veya taşıtların park etmemeleri için bordür taşı tarafında 10cm çapında veya 20×20 cm ebadında, 70–90 cm yüksekliğinde estetik düzeyde koruyucu engeller konulmalıdır.

  Yaya geçitleri taşıt yolunda yayaların güvenli bir şekilde karşıya geçebilmelerini sağlamak amacıyla düzenlenmiş alanlardır. Taşıt yolu ve kavşaklarda yaya geçitleri bordür taşı ile kesilmemeli ve taşıt yolu seviyesine kadar her üç yönde en fazla %8 eğimli rampalar yapılmalıdır.

  Yaya ve araç trafik yoğunluğuna bağlı olarak, ışık kontrolü olmayan yaya geçitlerini engellilerinde kullanacağı düşünülerek, sürücüler yaya geçidinden en az 20m önce yaya geçidi işaretiyle uyarılmalıdır. Engellilerin hareketini kolaylaştırmak için yaya geçitleri düzayak olmalıdır. Yoğun trafik ve taşıt yollarında engellilerin de kullanabileceği alt/üstgeçitler yapılmalı, bu geçitlerde çevre uygunsa eğimi %8’i geçmeyen rampalar kullanılmalıdır. Eğer gerekli görülüyorsa tekerlekli sandalyeli engelliler için hareket eden eğik asansörler yapılmalıdır.

  Yapılan analiz sonuçlarına göre %90 anlamlılık düzeyinde cinsiyet ile sürücü tipi arasında ilişki olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bayanların baylara göre kurallara uyma konusunda daha özverili davrandıkları söylenebilir. Bu konuda baylar sürücü tipi olarak rahat bir sürücüdür diyebiliriz.

  Cinsiyet ile araca binildiğinde ilk yapılan eylem arasında ilişki olduğu %90 anlamlılıkta saptanmıştır. Bayların büyük bir bölümü güvenlik önlemlerinin alınması yerine ilk olarak kontağı çalıştırmayı düşündükleri gözlenmiştir. Bayanların büyük bir bölümü ise emniyet kemerinin takılması yada diğer güvenlik önlemlerini almayı ilk planda düşündükleri gözlenmiştir. Bu konuda bayanlar baylara göre daha hassastır diyebiliriz.

  Trafikte en çok ceza alma nedenlerine bakıldığında 20-24 genç yaş grubu hız sınırlarının aşılmasından, 25-35 yaş grubu cep telefonu ile konuşma ve hız sınırı aşımından 35-44 yaş grubu hatalı solamadan 35-55+ ise hatalı solamadan en çok ceza almıştır.

  Emniyet kemerinin az ya da hiç kullanılmama sebebi çoktan seçmeli sorusuna %49.1 i emniyet kemerinin rahatsız ettiğini, %13.4 ü hava yastığının yeterli olduğunu, %15 i bu problemin başkasını ilgilendirmediğini, % 14 ü hamileler için sakıncalı olduğunu, % 18.1 i iyi bir sürücü olduğu için gerekli olmadığını, %24.3 ü düşük hızda bir işe yaramadığını, %21.4 ü araç içerisine kilitlemesinden korktuğunu, % 19.8 i kısa yolculuklarda işe yaramadığını düşündüğü için emniyet kemerinin az ya da hiç kullanılmadığını düşünüyor. Bu sorunun aşılabilmesi için emniyet kemerinin faydaları ana okuldan başlayan bir eğitimle çok iyi anlatılmalı, görsel ve yazılı basında emniyet kemeri konusuna daha çok yer verilmelidir. Bireylerin bu konuda daha da bilinçlenmesi gerekmektedir.

  Trafikte karşılaşılan sorunların en önemlileri aşırı hızla araç kullanma, ehliyetsiz araç kullanma, cep telefonu ile konuşma ve alkollü araç kullanma olarak saptanmıştır.

Tatvan

0

  Bitlis-Tatvan ilçesi, doğuda Van Gölü, güneydoğuda Gevaş, güneyde Hizan ilçeleri ile batıda Bitlis ili, kuzeyde de Ahlat ilçesi ile çevrili olup yüzölçümü 1235 km2, yüksekliği ise 1720 metredirTatvan’ın ilk kuruluş yeri Küçük su Köyü olup yörede tarih boyunca bir çok uygarlık yaşamıştır. Yörenin ilk sakinleri Huriler olup, M.Ö 3000-2000 yıllarında Van Gölü dolaylarında yaşamış bir topluluktur. Bunların yanı sıra bölgede küçük krallıklarda bulunmaktaydı. Bunlardan Mittani’ler M.Ö 18.yy.da krallık kurarak geniş bir alanda hüküm sürdüklerini M.Ö 1340-1200 yılları arasında bu bölgede yaşamış olan Asur’luların yazılı kaynaklarından öğreniyoruz.

  Büyük İskender’in Doğu seferi sırasında (M.Ö 333) Persler’in yıkılmasıyla yörede bir çok küçük beylikler kuruldu ve yöre bu küçük beylikler arasında sık-sık el değiştirdi. 227 yılında Sasani krallığı kurulur ve sonraki dönemlerde bölge Sasaniler’in hakimiyeti altına girer. 395 yılında Roma imparatorluğunun Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılarak Batı Roma imparatorluğu, Bizans imparatorluğu olarak Ortaçağ Anadolu suna damgasını vurur. Ancak 1000 yıllık bir tarihe sahip olan, Bizans, 640 yıllarından başlayarak Arap saldırılarına uğrar.

  Arapların bu bölgede uzun süre hüküm sürdükleri bilinmektedir. Araplar Anadolu’nun doğusuna sık-sık akınlar düzenleyerek Bizanslılar ile savaşmışlardır. İlk olarak İyaz Bin Ganm (630-640) bölgeye sefer düzenleyerek Tatvan civarlarına varır 642 yılında ikinci kez sefer düzenler. Emeviler döneminde İslam egemenliği sağlamca kökleşmez. Abbasiler zamanında Arap valilerinin baskısı çok artar. Abbasiler burada durmak bilmeyen isyanları bastırarak Ermenileri kazanmak ister, böylece uzun bir barış dönemi ile birlikte yoğun imar çalışmaları başlar (11.yy.) 11.yy’ın başlarında bölgeye Selçuklular akın etmeye başlar ve 1018 yılında Çağrı Bey komutasında bu yöreyi kuşatır.

  1207 yılında Eyyubiler egemenlik kurar, 1229 yılında Ahlat ile birlikte Tatvan’da Harzemşahlar’ın eline geçer. Bu durum Selçukluları ve Harzemşahları karşı karşıya getirir. 1232 yılında Anadolu Selçukluları buraları geri alır. 1243 yılında Moğolların Selçukluları yenilgiye uğratmasıyla bölgedeki barış sona erer. Bu dönemden sonra Ak koyunlular, Kara koyunlular, İlhanlılar ve diğer beylikler arasında sık-sık el değiştirir.

  Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1533’de İran’a büyük bir sefer düzenlenir. Bitlis Beyliği’nin başı Şeref Han İran’a sığınır. Osmanlının gönderdiği ulema Paşa Bitlis’i ele geçirmeye çalışırken Safaviler ile savaşmak zorunda kalır. İstanbul’dan çıkan büyük ordu Bitlis,Tatvan,Ahlat,Adilcevaz ve Van’ı hiç zorlanmadan alır. Osmanlı ordusu 1548’de Tebriz’i aldıktan sonra bu bölgeyi tekrar geri alır. Safaviler yaptıkları saldırılarla yöreyi yağmalayarak büyük zarar verirse de Kanuni üç kez sefer düzenleyerek Safavilerin bölgedeki etkinliklerine son verir. Yörenin geçiş noktası olması nedeniyle her dönemde sık-sık el değiştirmiş istilalara uğramıştır.

  Tatvan isminin nereden geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte Kanuni döneminde Zal Paşa tarafından şimdiki Çağlayan Mahallesi mevkiinde bir kale yaptırdığı ve halkın buraya Taht-ı Van adını verdikleri söylenmektedir. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar Osmanlı yönetiminde olan ilçe Cumhuriyet ile birlikte şimdiki Küçüksu’da nahiye merkezi olarak kurulmuş, 1936 yılında ilçe merkezi olarak şimdiki yerine taşınmıştır.

Gündem

0

  Gündem o kadar süratli değişiyor ve/veya değiştiriliyor ki kişi ilgileneceği konunun ne olduğunu karıştırabiliyor. Kısaca yılbaşından yani 31.12.2012’den hemen önce başlayacak olursak;

  Asgari ücret artışı belirlenirken konu ile ilgili sayın bakanımız asgari ücret artışı yapılırken ülke ve dünya gerçeklerini göz önünde bulundurmak zorundayız mealinden bir açıklama yapmıştı. Sonuç, artış günde 1.13 TL kadar oldu. Devletimizin bir kurumu olan TÜİK’in açıklamasına göre asgari ücret 4 kişilik bir ailenin açlık sınırının altında. Sayın vekillerimiz yani bizleri temsil etmek için bizlerin oyları ile seçilen vekillerimiz ise bir yasa görüşmesi sırasında kendileri için (çok yıpratıcı bir ortamda çalışmalarından olsa gerek) yıpranma payı kanununu çıkardılar. Ben duymadım ama iktidar ve muhalif vekillerimizden hayır biz yıpranmıyoruz gerek yok sesi çıkmadı. Eğer itiraz eden oldu ise bağışlasınlar. Maliye bakanımız ise emeklilerimizin diğer ülke emeklilerinden daha çok ödeme aldıkları mealinden bir açıklama yapmıştı. Belki de haklıdır maliyeci değiliz, bir açıklaması vardır. Acaba kendi emeklilik gelirleriyle karıştırıyor olabilirler mi diye düşünmeden edemiyor insan.

  31.12.2012’den sonra zam gelmeyen (Enerji bakanımız Ocak ayında doğal gaza zam gelmeyecek demişti gerçekten gelmedi) ama insanların doğal gazı en az kullandığı yaz aylarında yapılan zamların etkilerini şimdi görünce şok geçirenleri basından takip ediyoruz. Bu arada en ilginç durum ise enflasyonun % 6’larda olması. Nasıl? Hayret! Elektrik, doğal gaz, su, taşıma, gıda daha sayamayacağımız pek çok alanda trafik cezaları, harçlar vs gibi vergiler ve artışlar başka ülkede mi oluyor da bizdeki enflasyon onun için % 6′ larda oluyor. Benim merak ettiğim konu şu, milletimizin gerçekten enflasyonun bu rakamda olmadığını biliyor olmasına rağmen bu rakamı açıklayanların milletin enflasyonu  %6′ larda olduğuna inandıklarına nasıl inanıyorlar.  Yani kendileri gelir açısından refah ve mutluluk içindeyseler milleti de öyle mi sanıyorlar acaba? Bilemiyorum, bu mantıklı bir şekilde nasıl izah edilebilir.

  N.Ç davasında 13 yaşında kendi rızasıyla o tecavüzcülerle birlikte olduğu yönünde açıklama yapıldı. Bu tür karar ancak bizim gibi ülkelerde görülür demek istemiyorum artık, bu kararı alanların vicdanları rahat mı? Ne yapalım kanun böyle demekle geçiştirilebilir mi? Nerede hukukun kanunlar üstündeki (kişiler üstündeki değil) üstünlüğü. Hiç mi düşünmediler? Böylesine komik ceza alanların kendileri böyle bir durumla karşılaşsa bu cezalar hakkında ne düşünürlerdi? Böyle adalet mi olur yaa. Yazıklar olsun bu tecavüzcülere, yazıklar olsun adaletin yetersizliğine. Bu arada hatırlayalım bir kadın bebesiyle hapse girdi 15 yıl ceza aldı, kocası şikayetçi olmadığı halde amme davası sonucu sistem kadını hapse attı. Aynı sistem 13 yaşındaki bir çocuğun kendi rızasıyla tecavüzcülerle birlikte olduğuna karar veriyor. Hukukçu değiliz ama vicdani hukuk bu kararın doğru olmadığını söylüyor.

  Son günlerin en önemli konusu, terörün sona ermesi, terörün sonlandırılması. Terörün sonlanmasını kim istemez? Kim refah ve huzur içinde yaşamak istemez? Cevap belli, korku ve kandan beslenen istemez. Terör hiçbir zaman huzurlu bir ortamın olmasını amaç edinmemiştir. Peki terörün sonlanması için kiminle müzakere yapılıyor? Teröre neden olanlarla yapılıyor. Çok dikkatli olmak lazım. Daha önceleri terörist başı deniliyordu şimdilerde İmralı deniliyor. Terörün sonlandırılması için müzakere yapılması gerekliliği, İmralı’nın muhatap alınması gerekliliği bir parti tarafından çok önceleri söylenirken devlet terörle müzakere etmez mücadele eder deniliyordu. Ne oldu? Yeni senaryolar mı sahneye konuldu? Öyleyse sözüm ona kendilerine barış elçileri diyenler barış için neden insanları katletmeyi savundular ve şimdi artık silahlar sussun diyorlar. Bilemiyoruz, toplumumuzun duyarlığı ve ulusumuzun bütünlüğü dikkate alınarak dikkatli adımların atılması gerekir. Huzur bu topraklar üzerinde yaşayan her vatandaşın ama her vatandaşın hakkıdır, teröristin, terörün değil.

Obezite

0

  Bundan uzun yıllar önce dünyanın hemen hemen birçok yerinde zenginliğin, güzelliğin ve gücün simgesiymiş şişmanlık.Şimdilerdeyse insanların özellikle de bayanların korkulu rüyası.Birçok insan fazla kilolarından kurtulmak için birçok yönteme başvurup,bir sürü para döküyorlar.Hatta bazıları sırf kilo verebilmek için ölümle sonuçlanabilecek şeyler deniyorlar.Peki bu kadar rağbet gören bir simgeyi nasıl oldu da şu an reddeder olduk.Sebebi artan toplum bilinci mi,farkındalık mı,yoksa sadece yeni çıkan akıma uyum sağlamak mı? Özellikle son günlerde obezite,sağlıklı ve dengeli yaşam, diyet gibi terimlerini sıkça duyar olduk.Lakin kaçımız obezite tehlikesinin bilincinde?

  Obezite vücutta depolanan yağ miktarının sağlık için ciddi risk oluşturacak şekilde artmasıdır.Obezite kişinin yaşam tarzına ve beslenme alışkanlıklarına bağlı olduğu gibi bazı kişilerde genetik faktörler,hormonel ve metabolik bozukluklar,bazı tedavilerde obeziteye sebep olabilir.Obezite deyince birçoğumuzun aklına Vücut Kitle İndeksi (VKİ) gelir.Bu obeziteyi belirlemeye yarayan yöntemlerden birisidir.Vücut kitle indeksi kişinin ağırlığının,boyunun karesine bölünmesiyle bulunur.Dünya Sağlık Örgütünün Vücut kitle indeksi sınıflandırması ise şöyledir;

     18,5 kg/m2  ‘ den az        : Zayıf

     18,5 kg/m2  – 24,9 kg/m2 : Normal Kilo

     25 kg/m2  – 29,9 kg/m2    : Fazla Kilo

     30 kg/m2  – 39,9 kg/m2    : Obezite

     40  kg/m2  ‘ den fazla      : Ciddi  Obezite          

  Bazı bilimsel çevreler obeziteyi bir hastalık olarak görürken bazıları ise obeziteyi ciddi hastalıklara sebep olan bir durum olarak görüyorlar.Fakat her iki görüşe göre obezite sağlık açısından ciddi bir tehlikedir çünkü beraberinde kalp ve damar hastalıkları,diyabet,solunum rahatsızlıkları,sindirim sistemi problemleri,bazı kanser türleri,kemik ve eklem rahatsızlıkları,kısırlık,felç,psikolojik sorunlar gibi durumları beraberinde getirir ve en önemlisi ölümlere yol açabilir.Obeziteden korumak ise hayatımızda yapacağımız en ufak değişikliklerle bile mümkündür.Hatta obeziteden korunurken aslında birçok hastlıktan da kendimiz koruruz. Öncelikle yüksek kalorili yemeklerden  kaçınmak gerekir.Çünkü aldığımız her besin bize kalori yani enerji verir ve bu enerjiyi yakamazsak bize kilo olarak geri döner.Öğünlerinizi sık fakat porsiyonlarınızı az tutun.Böylece hem sık sık acıkmaz hemde yeterli besin alırsınız.Egzersizi hayatınızın bir parçası haline getirin.Çünkü egzersiz hem vücuda zindelik verir hemde psikolojik olarak kendimizi iyi hissetmenizi sağlar.Düzenli uyku ise hem metabolizmayı düzenliyor hem stresi azaltıyor.Günde en az 1,5 litre su için.Vücudumuz terleme,nefes alıp verme,sindirim ve idrar yolu ile su kaybeder.Sağlıklı bir yaşam için bu suyun vücuda tekrar alınması gerekir.Yapılan birçok araştırma günlük su tüketiminin sağlıklı yaşamın bir parçası olduğunu gösteriyor.Alkol ve sigara gibi alışkanlıklardan da uzak durmak obezite ve birçok hastalığın riskini azaltıyor.

  Peki ya obezseniz? Bu durumda mutlaka bir doktora başvurmalısınız.Asla kendi başınıza diyet yapmaya veya zayıflama ilaçları kullanmaya çalışmayın.Bir başkasının uyguladığı zayıflama yöntemi size uygun olmayabilir.Çünkü herkesin bünyesi birbirinden farklıdır ve bu sağlığınıza geri dönüşümü mümkün olmayan zararlar verebilir.Uzman kişilerin gözetiminde yavaş ama sağlıklı bir şekilde obeziteden kurtulmak mümkün.Tek ihtiyacınız olan iyi bir motivasyon,kararlılık ve biraz sabırdır.

  Unutmayın sağlık asla şakaya gelmez. Sağlıklı ve mutlu günler diliyorum.

Sarp Sınır Kapısında 469.954 giriş-çıkış

0

Haber: İlker ÇAKAN

  Artvin-Hopa ilçesi sınırları içinde bulunan Sınır Kapısı’ndan 2012 yılı Kasım-Aralık ayında 469.954 kişinin giriş-çıkış işleminin yapıldığı bildirildi. Türkiye’nin; Gürcistan ve Kafkas ülkelerine açılan kara hudut kapısı olan Sarp Sınır Kapısı’nda, Aralık ayında 228.995 kişinin Türkiye’ye giriş yaptığı, 240.959 kişinin ise Türkiye’den Kafkas ülkelerine çıkış yaptığı öğrenildi.

  Türkiye’ye 3.969 yolcu otobüsü giriş yaparken, 4.022 otobüs ise çıkış yaptı. Giriş yapan tır sayısı 13. 267, çıkış yapan tır sayısı ise 11.648 olarak belirlendi.

Şiir ve şair

0

  Şiir hakkında çok şey var aslında yazılacak,konuşulacak ta….Ben kısadan gitmek istiyorum bugün.Yerim dar….Şiirin tanımını hepimiz azçok biliriz.Şiir;içinde mısra,kafiye,vezin,hece,uyak,ölçü, her şeyden önemlisi duygu bulunan bir yazım şeklidir.Şair ise o yazıma duygularını aktaran,paylaşandır.Şiiri çeşitli şekilde tanımlar şairler.Şairine göre değişir şiirin tanımı.Şiir güzellikler lisanıdır. Güzel söz söyleme sanatıdır. Şiir, hissin.Nesirse aklın dilidir.Şiir, bir ikramdır. Kalbinle, beyinle irtibatıdır Bana göre şiir,duygularımı aktarmak, hayattan bir nefes almak gibidir.duygu denizinde boğulmaktır.Şiir,şarkılara,türkülere, manilere bir alt yapıdır aynı zamanda. Hasretliklere, özlemlere köprü kurmaktır..Konuşurken söyleyeceğimiz bir yığın sözcüğü kısaltmaktır.Nokta koymaktır.Atamızın’da dediği gibi; Hiçbir şiir, ilk mısra denilen sihirli bir duygudan büsbütün uzaklaştıramaz.Şiir didir.dilin özüdür Birçok aşk ve aşık şiirle en iyi anlatılmıştır.Şiirle;aşkı,aşığı,sevdayı,hasretliği,özlemi,hüznü,kavuşmaları ,sevinçleri,ayrılıkları,barı uzaklaştırılmaları kolayca anlatabiliriz.Orhan Veli,benim gibi düşünmüyor.O şöyle diyor.Kolayca okunabilen şiirin,kolayca yazıldığını mı zannediyorsunuz?Sözcük seçiminden,estetiğine ,biçimine kadar bir arayıştır şiir.Bir öykü,bir roman yazabilecek kadar derin ve kapsamlı bir duygu,düşünceyi dile getirebilmektir.Bir fırtınaya yakalanıp savrulmayı göze alabilmektir şiir.Bazen günlerce sürecek bir serüvenin içimizdeki son tortusunu anlatacak kadar sabırla beklemeyi bilebilmektir şiir.demiştir. Orhan Veli şiir için. Ayrıca günümüz şairlerinden benim de arkadaşım olan Tekirdağ”dan Celal Çalık; İnsanlar, şiire benzerler…Sadece güzel olanlar aklımızda kalır der. Şiir tadında kalınız..Şiir tadında kalınız. Dostlarınıza ve şiire bir nefes kadar yakın olunuz. Sevgi ve saygılarımla..

  Bu kadar şiirden bahsetttikten sonra ilk kitabım Hasretim sana’dan TRT Sanatçısı Bestekar , Tuncay Yalın tarafından bestelenen ‘Hasretim sana’ adlı şiimi yazmadan geçemeyeceğim. İzninizle.

 

 

         Hasretim sana

 

Zeytin gibi sanki, buruk gözlerin,

İçli gibi, yanık sözlerin,

İnan yüreğimi, yakar közlerin.

Tutkunum, aşığım, hasretim sana.

 

Kaçtı uykularım, birçok geceler

Kaplıyor ruhumu, bu bilmeceler.

Dudağım her gece, seni heceler

Tutkunum, aşığım hasretim sana  .

 

Seni seviyorum, yangınlardayım.

Sensiz üşüyorum, inan dardayım.

Çılgın gibi sokaklardayım.

Tutkunum, aşığım, hasretim sana

                            

                               Öznur Keçici Demirel

Başlangıç

0

  Hani bazen hepimizin “ben hayatta yapamam” dediği, sonradan bir vesileyle yapmaya ve sevmeye başladığı şeyler vardır.Benim içinde yazmaya başlamak böyle bir şeydi,ta ki sayın İlker Çakan’la karşılaşana kadar.Yapmam gereken önemli bir iş için Tiflis’ten Hopa’ya gitmiştim.Öğretmen evinde kahvaltı yaparken tesadüfen yan masada oturan İlker Çakan’ın Gürcistan hakkında konuştuğunu fark ettim ve istemeden kulak misafiri oldum.Ardından aceleci bir tavırla “ben de Gürcistan’dan geliyorum” diyerek dahil oldum konuşmaya.İlker Bey nazik bir tavırla bana ne işle meşgul olduğumu sordu sonrasında kendisinin gazeteci olduğunu ve kardeş ülke Gürcistan ile ortak bir gazete çıkardıklarını anlattı bana,lakin acelem olduğu için sohbetimiz yarım kalmıştı.Bunun üzerine öğleden sonra tekrar görüşmek için söz aldım İlker Bey’den,sağolsun kendisi de beni kırmayıp kabul etti.

  O gün öğleden sonra tekar görüştük İlker Bey’le.Bana biraz projelerinden bahsetti.Sarp sınır kapısına doğru yola çıktık.Gürcistan sınırına vardığımızda deniz kenarındaki cafede çay içip ,biraz dinlenmeye karar verdik.Burada Sarp köyü muhtarı Sayın Yalçın Çakır ile karşıladı bizi.İlker Bey beni Yalçın Bey’e tanıttı ve ardından çay eşliğinde devam etti sohbetler.İlk defa Sarp’ta  bu kadar uzun vakit geçirmiştim ve ilk defa buranın aslında ne kadar güzel bir yer olduğunu fark etmiştim.Bir yandan sohbet ederken arada bir maviyle yeşilin derinliklerine takılıyor gözü insanın. Maviyle yeşilin birbirine bu kadar yakın olduğu, ufak ama insanın içini ısıtan bir yer, gerçek bir doğa harikasıydı burası.

  Sarpta verdiğimiz moladan sonra sınır kapısından Gürcistan tarafına geçtik. Otobüsüm Batum’dan kalktığı için İlker Bey’de bana Batum otogara kadar eşlik etti. Yol boyunca yine tatlı sohbetler ve fikir paylaşımları vardı. Batum’a geldiğimizde ise veda vaktiydi İlker Bey’e ve onun güzel sohbetine. Yorucu bile olsa güzel bir gün geçirmenin Sayın İlker Çakan gibi örnek bir büyüğümle tanışmanın mutluluğu vardı içimde.

  Yazımı bitirirken; beni yazmaya teşvik ettiği, bu konuda beni yüreklendirdiği ve benden desteğini esirgemediği için Sayın İlker Çakan’a sonsuz saygı  ve şükranlarımı sunuyorum.Ayrıca Sarp Köyü Muhtarı Sayın Yalçın Çakır’a da misafirperverliği için teşekkürü bir borç bilirim.

Yılbaşı mı? Fetih mi?

0

  Yıl 1452 İstanbul’un henüz fethedilmediği zamanlarda Edirne’de bulunan Fatih Sultan Mehmet hazırlıklarını yaparken, diğer bir taraftan halkın durumunu kontrol etmeyi ihmal etmiyordu. Ona göre önemli olan milletin birlik beraberlik içinde olmasıydı. Bunu fethin gerçekleşmesinin şartlarından biri olarak görüyordu. Sultan Mehmet bir sabah kılık kıyafet değiştirip pazara çıktı. Satılan malların kalitesini, fiyat durumunu ve esnafın hâlini kontrol etmek için, Edirne’nin çarşılarını gezmeye başladı. Sultan Mehmet, sokağın başındaki ilk dükkâna girdi. Selam verdikten sonra: “Bana yarım batman yağ, yarım batman bal ve biraz da peynir veriniz” dedi.

  Müşteriyi güler yüzle karşılayan esnaf, selâmı alıp memnuniyetle yarım batman yağı tar ttı. Yağı verirken, karşısındakinin padişah olduğundan bihaber konuştu: “Ağam, dilerseniz bal ve peynir verebilirim. Ancak, ben bu yağı satarak siftahladım. Diğer isteklerinizi de daha siftahlamayan karşı komşumdan alırsanız memnun olurum.” Bu duruma içten içe sevinen padişah karşı dükkana geçti. Yarımşar batman bal ve peynir istedi. Dükkân sahibi yaşlı adam balı tarttıktan sonra:

  “Allah’a şükür bugün de siftahımızı ettik. Ancak peyniri henüz siftah etmeyen komşumdan alırsanız sevinirim” der.

Sultan Mehmet diğer dükkandan peyniri aldıktan sonra:

  “Bu millette bu yüksek ahlak varken değil İstanbul Dünya alınır” diyerek çarşıdan mutlu bir şekilde ayrıldı.

  O günden bu güne özellikle son dönemde toplum olarak o kadar birbirimizden uzaklaştık ki o kadar kutuplaştık ki artık ne hoş görü kaldı nede tahammül. Toplumu AKP yandaşları ve AKP muhalifleri, Türkler ve Kürtler, ulusalcılar ve ulusalcı olmayanlar gibi kısmen birbiriyle örtüşebilen, farklı karşıtlıklara ayırmak mümkün. Bunun en son örneği Yılbaşı gecesi yaşandı. Bir tarafta yeni bir yıla girmeyi kutlayan bir kesim, bir tarafta da Mekke’nin fethini kutlayan bir kesim. Ancak, tahammülsüzce, bu da yetmezmiş gibi Marmaris’te yılbaşı kutlamalarında seccadeyi serip meydanda namaz kılan bir vatandaş. Eskiden biz yine namazımızı da kılar, Yılbaşı kutlayanlara saygı da duyardık. Şimdi değişen ne oldu da millet olarak birbirimizden uzaklaştık ve ayrışır olduk. Koca bir tarihi olan bu milleti adeta bir birine düşman hale getirdiler. Tarihler bir gecede yazılmıyor ne yazık ki. Buna sebep olan siyasetçiler ise çok büyük bir vebal altındadırlar…

  Şimdi sormak lazım hangisi doğru, Yılbaşı mı? Fetih mi ?

Denge durumu

0

  Suriye İç Savaşı hakkında söylenebilecek güncel bir değerlendirme ifadesi; denge durumunun yaşandığı şeklinde olabilir. Bu denge durumu için sınırlarının zirvesine ulaşan tarafın isyancı taraf olduğu söylenebilir.  Yazı içerisinde kullanılan isyancı veya devlet tarafı tabirleri süre giden savaşın bir tarafının tutulduğu, birinin haklı birinin haksız olduğu anlamında değildir. İç savaşların bir devlet bir de isyan eden tarafı vardır. Dolayısıyla, eskiden beri var olan devlete karşı başlatılan silahlı mücadele hareketi tüm dünyada yaşandığı ve isimlendirildiği biçimde isyan olarak ve yaşanan olaylar kümesi de iç savaş olarak tanımlanabilir.

  Ortadoğu merkezli yakın coğrafyada bugünlerde en kararsız bölge şüphesiz Suriye’dir. Zayıf ekonomik imkânlarına rağmen devlet tarafı iç savaş koşullarında varlığını sürdürmeyi başarabilmiştir. Suriye’de devletin ayakta kalabilmiş olmasın ekonomik varlıklardan çok devletin mevcut şekliyle devam etmesini destekleyen dış desteklerinin yanında, ciddi iç destekçilerinin olduğunu göstermektedir. Suriye’de devlet tarafı başlayan iç savaşı zaman zaman tansiyon ciddi boyutlara gelse de denge konumundan öteye geçirmemiş, kontrolünü kaybettiği birçok yerde karşı hamlede bulunduğu gözlenmiştir. İsyancı taraf ise ciddi özverilerde bulunarak, özellikle savaşın acemisi olan genç insanlarla bazen etkili ama verdiği kayıplar açısından verimsiz bir mücadeleyi aldığı dış destekler sayesinde yürütüyor. İsyan hareketinin en çok eleştirilen yanı çatışmalarda fedakârca tutulan cephe hattının arkasında ortalıkta ciddi ve birleştirici bir yönetimin olmamasıdır. Bu şekilde bir isyan hareketinin bunca zamandır yaşaması bile aslında ciddi bir mucizedir. Belki de bunca kan dökülmesine ve mülteci akınlarına sebep olan isyanın gerekçelerinin ne oranda halk kitleleri tarafından desteklendiği sorgulanmalıdır.

  Gelinen durum ve oluşan şartlar değerlendirildiğinde, mevcut haliyle sürecin devam etmesi durumunda Suriye İç Savaşı’nın kaderini isyancı tarafın değil devlet tarafının belirleyeceği söylenebilir. Devlet tarafı beklendiği biçimde isyan hareketini ciddi biçimde zor kullanarak bastırmaya çalışmaktadır. Halkın yaşanan savaşın meydana getirdiği maddi ve manevi zararlarının faturasını kime çıkaracağı isyanın gelişim seyrini belirleyebilir. Savaş nedeniyle her iki taraftan kaynaklanan yönlendirici propaganda söylemleri ve yanlış bilgilendirmeler nedeniyle gerçekçi bilgilere ulaşmak zor görünüyor. Ancak bazı işaretler savaş yıkımı nedeniyle halkın isyancıları suçladığı yönünde görünüyor. Bir isyan için hiç de uygun olmayan Suriye çölleri, isyancıları yerleşim yerlerinde saklanmaya zorlarken aynı zamanda sivilleri de tehlikeye atıyor. Kısacası zaman isyancıların aleyhine işliyor gibi görünüyor.

  Sürecin aleyhine işlediği diğer bir taraf ise Ankara olabilir. Suriye’de dengeleri değiştirecek dış müdahaleler olmazsa Şam Ankara’yı, Ankara Şam’ı kaybedebilir. İki yakın topluluk, iki komşu tekrar faklı tarafların cephesi olabilirler. Bu durumda Suriye’de devlet yönetimine şimdi beğenilmeyen Esad’tan daha radikal birileri gelebilir. Muhtemelen Ankara’nın daha uzaklarda ortaya çıkan menfaatleri üzerindeki anlaşmazlıklar yakındaki Suriye kozu ile giderilmeye çalışılabilir. Ortadoğu kapısı Orta Asya kapısının Karabağ’da kapatılması gibi kapatılabilir. Zaten enerjisi Rusya’nın kontrolünde olan Türkiye’nin kontrolsüz ve başına buyruk biçimde ekonomik nüfuz alanlarını genişletmesi hayli zor olacak gibi görünüyor.       

error: Content is protected !!