Çarşamba, Şubat 4, 2026
tr
Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Ömür dediğin!

0

Hayatın gerçeklerini abartısız aktaran ve bize ait taraflarını idrakimiz ölçüsünde bizlere sunan bir hayat belgeselinden, bir televizyon kanalında yayınlanan ”Ömür Dediğin” adlı programdan hareketle, hayatta üzerinde durduğumuz o ince çizgiden, ömür çizgisinden bahsetmek istiyoruz bu yazımızda.
”Nasıl geçti ömür anlamadım” diyor bir nine.
”Aaah! Ne güçlü adamdım ben gençliğimde” diyor bir dede.
Hiç anlamamış, hiç yaşamamışlar sanki. Hiç çocuk, hiç genç olmamışlar adeta…
Bedenlerine misafir olup, bir daha gitmeyen nice ağrılarla, sızılarla ölümü bekliyorlar. Yüzlerinde yılların büyüttüğü acıların darbeleri, yaşanmış nice hüznün derinleşmiş izleri hiç gitmeyecekmiş gibi yer etmiş.
Hakikaten ”bir varmış, bir yokmuş” gibi; ne zaman başlayıp, ne zaman bittiği anlaşılamayan bir ömür, yaşadığımız. Kişiye özel olsa da, tekrarı yok bu hayatın… Sadece bir çıkış zamanı ve kapısı var; lakin onu da bize soran yok! Hayata ha şimdi ha sonra başlayayım derken bir bakıyorsunuz ömür sermayesi bitivermiş. Avucumuzda son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir yığın tecrübe kalıyor… Atsan atılmıyor, satsan satılmıyor…
Bir ikindi gölgesidir ömür dediğimiz. Sade bir ikindilik, kısa bir dinlencelik…
Dünyaya ait ne varsa harcanıp gidiyor. Yiyip içmeler, gezip tozmalar, gülüp eğlenmeler. Evler, araba taksitleri, filanca yerde yapılan tatiller, almalar vermeler, saçıp savurmalar, bizim sandığımız, ama hiç bir zaman bize ait olmayan, saklayıp durduğumuz altınlarımız, azıcık bile vermeye kıyamadığımız paralarımız… Hepsi bir bir kaçıyor bizlerden, yada istemesek de biz onlardan ayrılmak zorunda kalıyoruz…
Peki geride kalan nedir hiç düşündük mü?
Bir secde yerleri kalıyor geriye. Alnımızda şeref madalyası gibi asılı kalan secde izleri. Bozulmuyor, kokmuyor, kaybolmuyor! Bir tek o bize kalıyor…
Okşanmış bir yetim başı, öpülmüş bir anne eli, alınmış bir baba duası…
”Reyyan” kapısından geçmek için vize mahiyetinde tutulmuş oruç’lar…
Gizlice bir fakirin eline tutuşturulmuş, birileri görür diye korkularak verilmiş sadakalar, infaklar kalıyor… Vakit ve saat gözetmeden açılmış eller, ”ancak O’ndan istemeler”, tek O’na gönderilmiş dilekçeler kalıyor…
Yürekten söylenmiş Elhamdülillah, âcizce; kulca edilmiş samimi bir tevbe, isyanları yıkayan gözyaşları kalıyor geriye…
Mümince gülüşler, şeker tadında sözler…. Kimsenin etini yemeden, kırıp dökmeden, gözünde yaş bırakmadan geçirilmiş günler kalıyor.
Biraz duralım, bekleyelim biraz… Arada bir arkamıza dönelim ve geriye neler bıraktığımıza bir bakalım. Harcanmış yıllarımızı seyredelim usulca. Bakalım nasıl bitiyor ömür dediğimiz şey…
Bakmak yetmiyor; bakıp da fark etmeliyiz! Bakıp da görmeliyiz, ”bakar körlerden” olmamak için. Hayatın ve hâdiselerin farkında olmalıyız. Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığımızı, anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığımızı ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağımızı fark etmeliyiz.
Henüz bebekken, ”Dünya Benim!” dercesine avuçlarımızın sımsıkı kapalı olduğunu, ölürken de aynı avuçların ”Her şeyi bırakıp gidiyorum işte!” dercesine apaçık kaldığının bir manası olmalı! Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeliyiz.
Azrail’in her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsak öyle öleceğimizi fark etmeliyiz. Ve ”ölmeden evvel ölebilmeliyiz.”
Eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en şereflisi ve değerlisi) olduğumuzu fark etmeli ve buna göre yaşamalıyız. Gülün dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı başındaki gülü, her zorluğun peşinden bir kolaylığın geldiğini fark etmeliyiz.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini, ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeliyiz.
Zenginliğin, şifanın ve bereketin, sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeliyiz.
Dün geldi geçti, yarın meçhuldür. Doğum günümüz, Allah için ne yaptığımızı fark edip O’nun yolunda yaşayabildiğimiz gündür.
Rabbimiz ne de güzel buyurmuş Yüce Kelâmında: ”Her can, ölümü tadacaktır. Şu da var ki; biz sizi seçip ayırmak için hayırla da şerle de imtihan ederiz. Zaten sonunda bize döndürüleceksiniz. (Enbiya 21/35)
Cenâb-Hak bizleri kendi rızasını gözeterek yaşayan kullarından eylesin.
Rabbim bizlere dünya süslerine aldanmayan ve ahirete hazırlık fırsatını kaçırmayan bir idrak versin.
Rabbim bizi kendisine kul, Habibine ümmet eylesin. Amin…

https://vt.tiktok.com/ZSfBAMpes/

Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı: “Zirai ilaçlar reçete ile satılacak”

0
Screenshot

Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı; Gıda güvenliği ve zirai ilaç kullanımına yönelik yeni tedbirlerle ilgili olarak yaptığı açıklamada şunları söyledi;
”Ülkemiz genelinde yapılan denetimlerde birçok işletmeye ceza uygulandı. Bitki koruma ürünleri artık yalnızca ziraat mühendisleri tarafından düzenlenen reçeteyle satın alınabilecektir.”

https://vt.tiktok.com/ZSfLK3awG/

Gençlerin benlik algısını güçlendirmek

0
Screenshot

Tarihsel süreç incelendiğinde her milletin, varlığını ve kültürel mirasını gelecek nesillere aktarabilmesi için gençlerine sahip çıkmak zorunda olduğu görülmektedir. Bu amaçla kültürel, sosyal ve toplumsal değerlerin genç kuşaklara doğru yöntemlerle aktarılmasını sağlayacak titiz bir eğitim ve gençlik politikası yürütülmelidir.
Şüphesiz çağın ihtiyaçları zamanla değişebilmektedir. Çağın ihtiyaçları zamanla değiştiği için gençlere yönelik yaklaşımlar da bu değişime paralel olarak yenilenmelidir. Bu süreçte gençleri destekleyen ve onların benlik algısını güçlendiren uygulamalara yer verilmesi gerekmektedir. Benlik algısı, bireyin kendisi hakkında sahip olduğu duygu, düşünce ve değerlendirmelerin bütünüdür. Kişinin “Ben kimim?”, “Neleri yapabilirim?”, “Değerli miyim?”, “Yeterli miyim?” gibi sorulara verdiği içsel cevaplardan oluşur.
Bu soruların cevaplarına ulaşmada en büyük görev şüphesiz eğitime düşmektedir. Bu yönüyle özellikle öğretmenler, gençlerin yol bulmalarında ve geleceğe güvenle bakmalarında en büyük destekçileri olmuştur. Bir genç ile sohbet etmek, onlara tecrübe aktarımı yapmak veya ona bir yol çizmek gibi davranışlar güzel hasletlerdir.
Gençlerin benlik algılarının desteklenmesinde şu öneriler verilebilir. Gençlerin benlik algısını güçlendirmek için öncelikle onların kendilerini tanımalarına, yeteneklerini fark etmelerine ve başarı deneyimleri yaşamalarına fırsat veren bir çevre oluşturmak gerekir. Bu nedenle gençlere yönelik yaklaşım yargılayıcı değil, gelişimi destekleyici olmalıdır. Eleştirinin kişiliğe değil davranışa yöneltilmesi, küçük ama ulaşılabilir hedefler belirlenerek başarı deneyimlerinin artırılması, öz-yeterlik duygusunu güçlendirir.
Spor, sanat, müzik, gönüllülük ve yaratıcı drama gibi faaliyetler gençlerin hem sosyal çevre içerisinde kendilerini ifade etmelerini sağlar hem de “başarabiliyorum” duygusunu pekiştirerek olumlu benlik geliştirmelerine katkı sunar. Aile, öğretmen ve akranlarla kurulan güvenli ilişkiler gençlerin değerli hissetmesini sağlayarak benlik algısını besler. Ayrıca sosyal medyada yoğun karşılaştırmaların olumsuz etkileri göz önünde bulundurularak gençlere dijital farkındalık ve medya okuryazarlığı kazandırılması da önem taşır.
Karar verme süreçlerine dâhil edilen, sorumluluk alan ve çabalarının takdir edildiğini gören gençler kendilerine daha çok güvenir. Özetle, destekleyici bir sosyal ortam, olumlu iletişim dili, başarıya odaklanan geri bildirimler gençlerin benlik algısını güçlendiren temel unsurlardır.
Unutmayalım ki, gençlerin benlik algısını güçlendirmek; onların kendilerini değerli, yeterli ve güçlü hissetmelerini sağlayan güvenli bir çevre oluşturmakla mümkündür.

Rize Ticaret Borsası Başkanı Mehmet Erdoğan:”Yönetimsel ve sektörel bir sıkıntımız var”

0
Screenshot

Rize Ticaret Borsası Başkanı Mehmet Erdoğan ÇAYKUR’la ilgili olarak yaptığı açıklamada şunları söyledi;”Yönetimsel ve sektörel bir sıkıntımız var. ÇAYKUR’un bankalara olan bocu 22 milyar TL, özel sektörün bankalara borcu ise 3.2 milyar TL.”

https://vt.tiktok.com/ZSyEHd3vX/

KKTC’nin 42.ci kuruluş yıldönümü kutlu olsun

0

Millî Güvenlik Kurulu) toplantısında alınan 9 maddelik kararın, 6’cı maddrsinde;
(15 Kasım 1983’de ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kuruluşu ile lgili olarak)
“Türkiye’nin uluslararası antlaşmalar çerçevesinde ve garantör ülke sıfatıyla icra ettiği Kıbrıs Barış Harekâtı sayesinde, yarım asırdır Ada’nın tamamında hâkim kılınan barış, huzur ve güven ortamının; harekâtın meşruiyetini ve başarısını tarih önünde tartışmasız bir şekilde teyit ettiği kaydedilmiştir.
Millî davamız olan Kıbrıs meselesinin, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü temelinde iki devletli çözüm esasına göre neticelenmesi ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası toplumun eşit bir üyesi olarak tanınması istikametindeki kararlı tutumumuzun muhafaza edileceği..”
Belirtilmiş olmasına rağmen bugün 42’ci Kuruluş yıl dönümünü kutladığımız KKTC’yi; bugüne kadar Türkiye dışında resmi olarak tanıyan hiçbir ülke bulunmamaktadır.!
Türkiye’nin büyük önem verdiği Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) üç önemli (Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan) üyesinin de;
Kıbrıs Rum Cumhuriyeti ile diplomatik ilişki tesis edip büyükelçi ataması, Ankara’nın Kıbrıs politikasını etkileyecek, çok üzücü ve de önemli bir adım olmuştur

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya: ”Orkinos Bulut-2 Operasyonu”

0

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın
”Orkinos Bulut-2 operasyonu” ile ilgili açıklaması şöyledir;
“Bugün sabah, ulusal ve uluslararası boyutta uyuşturucu madde ticareti yapan ve bu suçtan elde ettikleri gelirleri aklamaya çalışan organize suç örgütlerinin üst düzey üyelerine yönelik büyük bir operasyon gerçekleştirdik.
Emniyet Genel Müdürlüğümüz ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde; EGM Narkotik Suçlarla Mücadele Başkanlığımız, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, İEM Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğümüzce 5 aydır sürdürülen müşterek çalışmalar sonucu;
Orkinos Bulut-2 operasyonumuz ülkemiz sınırları içinde İstanbul merkezli; Adana, Ağrı, Aksaray, Ankara, Artvin, Bingöl, Bursa, Diyarbakır, Erzurum, Hakkari, İstanbul, Kars, Manisa, Mardin, Mersin, Muğla, Sakarya, Şanlıurfa, Tekirdağ, Tokat ve Van olmak üzere toplam 22 ilde gerçekleştirildi.
Bununla beraber operasyon öncesinde Hollanda, İran, Estonya, Slovenya, Azerbaycan, Kırgızistan, Yunanistan, Panama, Birleşik Krallık, Belçika ve Bulgaristan polis teşkilatları ile polisimiz arasında bilgi ve belge paylaşımları yapıldı.
Orkinos Bulut-2 operasyonumuz kapsamında, hedefimizde 5 ayrı uluslararası uyuşturucu organize suç örgütü vardı. Bu suç örgütlerinin “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma, Uyuşturucu madde ticareti, suçtan elde edilen mal varlığı değerlerini aklama” gibi suçları işlediklerini belirledik.
Ayrıca şüphelilerin ülkemiz ve yurt dışında ele geçirilen 18 ton 129 kilogram uyuşturucu/uyarıcı maddeden ve 1 milyon 290 bin tablet uyarıcı haptan sorumlu oldukları tespit edildi.
Operasyonumuz sonucunda, F.K., A.M.G., V.G. isimli elebaşlarının da içerisinde bulunduğu toplam 138 üst düzey organize suç örgütü üyesini yakaladık.
Bu uluslararası organize suç örgütlerinin, MASAK tarafından şu ana kadar tespiti yapılan:
647 taşınmaz, 186 araç, 1 holding, 113 şirket, 1 adet kuru yük gemisi ile şüphelilerin banka hesapları olmak üzere yaklaşık 15 milyar TL değerindeki mal varlığına el koyuldu.
Emeği geçenleri tebrik ediyorum.
Uyuşturucu, İnsanlığın en büyük düşmanıdır! Buna cüret eden zehir tacirleriyle ülkemiz ve insanlık adına mücadele etmeye devam edeceğiz!”

https://vt.tiktok.com/ZSycv1sDo/

Babam

0

Rahmetlik babam Prof. Dr. İbrahim Hakkı Atun bundan tam 16 sene evvel ebediyete göç etti. Ben ömrüm oldukça her ölüm yıldönümünde babamı size anlatmaya devam edeceğim.
Yazılarımı okuyanlar bilir ama ben yine de anlatayım; Babam İngiliz Sömürge döneminin yokluk yıllarının Kıbrıs’ında, Lefkoşa’daki İslam Lisesinden mezun olur. Türkiye Cumhuriyeti’nin yatılı bursunu kazanıp üniversite eğitimi için Kıbrıs’tan çıkıp Türkiye’ye gittiği yıl 1936. Uzun bir gemi yolculuğu, sonra da kara trenle Ankara’ya haftalar sonra ulaşabilmeyi başarır bu çetin yolculuğun sonunda.
Yolculuk öncesi hikayesi de önemli. Herkes gibi savaş sonrası yoksulluğu yaşayan aile, gurbete okumaya gidecek oğulları için evdeki keçiyi satar, eline harçlık verir.
Eline zar zor harçlık verip gurbete okumaya gönderdiği oğlunun bir daha hiç dönemeyeceğini düşünen nenem, doğan torununa da oğlunun adını (Hakkı) verir. Torun Hakkı (Atun) KKTC siyasetine damga vurmuş, başbakanlık, Meclis Başkanlığı gibi görevlerde bulunmuş Hakkı Atun’dur.
Ankara Üniversitesi’nde eğitime başlayan babam, lise gibi, üniversiteyi de birincilikle bitirmiştir. İkinci Dünya savaşı çıkınca Türk Silahlı kuvvetlerinde teğmen olarak Edirne’de, Bursa’da ve Kırıkkale’de görev alır.
Lise ve üniversite eğitimindeki başarısının semeresini, II. Dünya Savaşı sonrası ABD’nin açtığı burs sınavlarını kazanıp ABD’de Yüksek Lisansını tamamlayarak alır babam. Atatürk ile karşılaşma şansına da sahip olur, hem de birkaç kez.
Lise ve üniversitede gösterdiği başarıları, çalışma hayatında da devam eder rahmetlik babamın. 1952 yılında ABD’den Türkiye’ye geri döndükten sonra, sonradan adı “Elazığ Veteriner Kontrol Araştırma Enstitüsü”nü (EVKAE) olarak değiştirilmiş olan “Elazığ Bakteriyoloji ve Seroloji Enstitüsü”nü sıfırdan kurar Enstitü Müdürü olarak. EVKA Enstitüsü kurulduğu günden itibaren Doğu Anadolu’nun, daha doğrusu Ortadoğu’nun en önemli araştırma enstitüsü olur.
Babamın tahsil ve başarılarını duyan İngiliz Sömürge Yönetimi davet gönderip, ısrarcı olunca 1950’li yıllarda Kıbrıs’la mesleki ilişkisi başlar. Kıbrıs’taki bir salgın hastalık nedeni ile adaya çağrılan babam önce Lefkoşa’daki Laboratuvarın başına getirilir, sonra da adanın tüm ilçelerinde görev yapmaya başlar.
Kıbrıs’tan sonraki görev yeri Irak’tır. Irak’taki General Kasım hükümeti Türkiye’den ve Dünya Sağlık Teşkilatı’ndan salgın hastalık uzmanı isteyince babama Irak yolu gözükür ve babamın tayini Irak’a, Bağdat Üniversitesine çıkar.
Birkaç yıl sonra Ankara’da Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini kuran Prof. Dr. İhsan Doğramacı babamın adını duyar, peşine düşer. Dünya Sağlık Teşkilatı tayinini Hindistan’a çıkarmasına rağmen Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın “ününüz sizden evvel buraya ulaştı. Yarın Patoloji bölümünün başkanı olarak görevinize başlıyorsunuz, odanız hazırlanmıştır” diyerek Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne davet etmesinden sonra Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde göreve başlar babam.
20 Temmuz 1974 tarihinde başlayan Mutlu Barış Harekatında babam Kıbrıs’tadır. Tıp eğitimindeki bilgilerini kullanarak Mağusa hastanesinde yaralıların tedavisine gönüllü olarak koşar. Mutlu Barış Harekatı’nda arşiv niteliği taşıyacak birçok değerli fotoğraflar çeker ve Mağusa’da yaşanan olayları ölümsüzleştirir.
Mutlu Barış Harekatı sonrasında 1975 yılının Eylül ayında Ankara’ya giderek Başbakan Ecevit’le görüşür, KKTC’de kurulacak sanayinin üniversitelerden oluşması gerektiğini söyler ve KKTC’nin üniversiteler ülkesi olması için çalışmaların hemen başlatılmasını talep eder. Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin temelleri de o gün atılır.
Birkaç yıl sonra da dönemin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı kendisini “Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi”ni kurmakla görevlendirir. Yüksek Öğrenim Kurumu’nun (YÖK) kararından sonra Van Üniversitesini kurmak için yola çıkar ve Doğu Anadolu’nun en iyi üniversitesi olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ni kurarak Kurucu Rektörü olur.
Başarıları yurt dışında da dikkat çeken babam Prof. Dr. Hakkı Atun, 1988 yılının sonunda yayınlanan “Dünya Bilim Adamları” biyografisinde hakkı ile yerini alır…
Başarılarla dolu yaşamı 2009 yılının 13 Kasım’ında yatağında gece uyurken sessizce son bulur. Vefalı sevenlerinin katıldığı görkemli bir törenle Gazimağusa’da ebedi istirahatgahına defnedilir.
Babam bu dünyadan göç etti gitti ama kurucusu olduğu Van 100. Yıl Üniversitesi, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Elazığ Veteriner Enstitüsü, Pendik Veteriner Enstitüsü gibi bilim yuvaları, KKTC’nin Üniversiteler adası olmasının fikrini ortaya atması ve adadaki eğitim kıvılcımını çakması gibi eserleri bu dünyada kaldı. Nurlar içinde uyusun, mekanı cennet olsun.

TEMAD’a açık nektup: Sessizliğiniz yürek burktu

0

Kamuoyuna ve TEMAD Genel Merkezineve Kırıkkale Şubesine saygıyla sunulur.
Şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri’mizin ayrılmaz bir parçası olan Jandarma Genel Komutanlığının fedakârlığıyla tarih yazmış Astsubay camiasının sesi olma iddiasındaki Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Kırıkkale Şubesi (TEMAD), önceki gün yerel basında da yer alan geçmişi şerefli, 1998 mezunu Emekli Jandarma Astsubay Yüksel Kesmeci’nin rahatsızlığı sebebiyle yaşanan ani vefatı bu misyona gölge düşürmüştür.
Önceki gün (13.11.2025) Kırıkkale’de ikamet eden emekli bir Jandarma Astsubayımız ebediyete uğurlandı.
Ancak ne acıdır ki; TEMAD Kırıkkale Şubesi, söz konusu meslektaşımızın derneğe üye olmamasını gerekçe göstererek, cenaze törenine temsilci göndermemiş, herhangi bir taziye organizasyonunda da bulunmamıştır. Bu karar; yalnızca bir ihmalkârlık değil, aynı zamanda yıllarını vatan hizmetine adamış bir meslektaşımıza karşı yapılmış büyük bir vefasızlıktır.
Bir kurumun büyüklüğü, sadece üyelerine verdiği destekle değil; camiasına gösterdiği samimiyet, aidiyet ve vefa duygusuyla ölçülür. Derneğe üyelik, bir vefayı ya da bir selâmı hak etmek için tek ölçüt olmamalıdır. Hele ki söz konusu olan; yıllarca aynı üniformayı taşımış, aynı yemini etmiş bir silah arkadaşıysa…
TEMAD’dan beklentimiz; ayrım yapmaksızın tüm astsubaylara sahip çıkması, gerektiğinde sadece üyelerine değil, tüm camiaya kol kanat germesidir. Bugün gösterilmeyen duyarlılık, yarın toplum nezdinde büyük bir güven kaybına dönüşebilir. Şimdi sormak gerekir:
TEMAD’ın tek görevi, emekli üyeleri belirli gün ve zamanlarda sokağa çağırıp pankart açtırmak, eylem yaptırmak mıdır? Eğer TEMAD gerçekten özlük haklarını korumaya çalışan bir kurumsa, bu hakları yalnızca üyeleri için mi savunur?
Haber verilmesine rağmen, Kırıkkale’deki cenaze töreninde sergilenen duyarsızlık, bu soruları beraberinde getirmiştir. Aynı üniformayı giymiş, aynı yemini etmiş bir meslektaşımızın, yalnızca dernek üyesi olmadığı gerekçesiyle görmezden gelinmesi; aidiyet duygusuna ve meslek onuruna açık bir saygısızlıktır.
Unutulmamalıdır ki; astsubaylık sadece görev süresiyle sınırlı bir meslek değil, ömür boyu süren bir kardeşliktir. Bu kardeşliğin gereği ise; sadece eylemde değil, veda günlerinde de birlik olmaktır. Dernek şahsi ikballer uğruna değil genel’in menfaatleri uğruna mücadele etmelidir. Unutulmamalıdır ki! Doymak bilmez iştahı ile kısacık insan ömrüne sığdırılmaya çalışılan kişisel hırs ve çıkarların zamanı geldiğinde sahibini de ortadan kaldıracak korkunç bir hastalık olduğunu hatırlatmakta fayda görürüm.Subay’lık ve Astsubaylık, yalnızca bir rütbe değil; ömür boyu süren bir aidiyet duygusudur.
Emekli Astsubay Yüksel Kesmeci’nin cenaze törenini organize eden Kırıkkale İl Jandarma Komutanımız J.Kd.Albay Sayın Hasan Acar olmak üzere İl Jandarma Komutanlığımızın şerefli Subay, Astsubay, Uzman Jandarma ve Uzman Çavuşlarına sonsuz teşekkürlerimizi bir borç bilirim.

https://vt.tiktok.com/ZSycCdoyf/

 

Prof. Dr. Temel Göktürk: “Türkiye tarımını tehdit eden kokarca böceği”

0

Doğu Karadeniz’den başlayarak kısa sürede Türkiye’nin farklı bölgelerine yayılan kahverengi kokarca böceği, şimdi de Bursa başta olmak üzere Marmara Bölgesi’nde tarım arazilerini tehdit etmeye başladı
Artvin’de ilk kez 2018 yılında tespit edilen kahverengi kokarca böceği (Halyomorpha halys), Karadeniz bölgesi üzerinden hızla yayılmaya devam ediyor. Türkiye’nin tarımsal üretimini tehdit eden bu zararlı, meyve ağaçları, sebzeler ve diğer birçok bitki türü üzerinde büyük zararlar oluşturuyor. Uzmanlar, zararlının yalnızca bölgesel değil, topyekûn ülke genelinde bir mücadele gerektirdiğini vurguluyor.
Artvin Çoruh Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Temel Göktürk, kahverengi kokarcanın Doğu Karadeniz’den başlayıp 2018’den bu yana Türkiye’nin birçok bölgesine yayıldığını; 2025 itibarıyla Marmara (özellikle Yalova, Bursa) kıyılarında da yerleşik hale geldiğini söyledi. Göktürk, böceğin özellikle fındık başta olmak üzere birçok tarım ürününde ekonomik kayba yol açtığını, yayılmanın insan ve ticari taşıma kaynaklı olduğunu vurguladı.Prof. Dr. Göktürk açıklamasında şunlara değindi:
“Kahverengi kokarca son yıllarda Türkiye’nin baş belası haline gelmiş olan önemli bir zararlı böcek türümüz. Bu böcek türü şimdiye kadar bilmiş olduğumuz böceklerin belki de en tehlikelisi. Hiçbir zaman soyu tükenmeyen, her zaman bir sonraki yıl daha fazla popülasyon oluşturan bir tür. Bu sene yüksek miktarda popülasyon varken seneye daha yüksek miktarda popülasyon oluşturabiliyor. Böceğin tehlikesi şuradan geliyor; normalde ekonomik bir zararlı.
Yani ürünün değerini düşürecek derecede zarar veriyor. Ürünün suyunu emerek kalitesini düşürüyor ve salgıladığı salgılarla beraber ürünün acılaşmasına neden oluyor. Son yıllarda özellikle Doğu Karadeniz bölgesindeki fındık alanlarında en önemli zararlı tür haline geldi. Fındığın öz suyunu emerek acılaşmasına neden oluyor ve bu da üreticinin gelirini ciddi biçimde azaltıyor. 2018 yılında Artvin’in Kemalpaşa ilçesinde tespit edildiğinden bu yana Artvin, Rize, Trabzon, Ordu, Giresun, Samsun ve Doğu Karadeniz genelinde yayılım gösteren böcek, 2025 itibariyle Marmara’nın Yalova ve Bursa illerinde de aktif olarak yerleşmiş durumda.”
Bu böceğin taşınmasındaki en büyük etken kendi uçuşu değil, insanlar” diyen Göktürk, “Ticaret veya seyahat amaçlı araçlarla taşınarak yeni bölgelere yerleşiyor. İçinde su bulunan sebze ve meyvelerle beslenebiliyor. Bu da, Karadeniz’de fındığa zarar veren bu türün, Marmara’daki birçok ürün için de tehdit oluşturduğu anlamına geliyor. Böceğin yayılışını sınırlandıracak doğal bir faktör Türkiye’de mevcut değil. Karadeniz’den Marmara’ya, oradan Ege kıyılarına kadar yayılım göstermesi bekleniyor. 2 bin metre rakıma kadar yaşayabiliyor, bu da birçok yerleşim alanında zarar oluşturabileceğini gösteriyor” ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. Temel Göktürk, kahverengi kokarcanın dünya tarımı için de büyük tehdit olduğunu kaydederek, “Dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca dolarlık zarara yol açmış bir türden bahsediyoruz. Gürcistan, İtalya ve Amerika’da fındık, elma ve mısır üretiminde ciddi ekonomik kayıplar yaşandı” dedi.
Mücadelede üç temel yöntemin öne çıktığına dikkat çeken Göktürk, “Biyoteknik (feromon tuzakları), biyolojik (samuray arıları) ve kimyasal (kışlak ilaçlaması). Ancak zamanlama çok önemli. Feromon tuzakları mayıs-haziran ve eylül-ekim aylarında, samuray arıları temmuz-ağustos döneminde kullanılmalı. Kimyasal mücadele ise asla tarlada değil, böceğin kışı geçirdiği çatı, ahır gibi kışlak alanlarda yapılmalı. Kışa yaklaşırken bu bölgelerde ruhsatlı gaz ilaçlarla toplu imha sağlanabilir.
Bir kokarcanın yılda 300-400 yumurta bıraktığı ve iki jenerasyon verdiği düşünüldüğünde, bir yıl sonunda 45 bin bireye ulaşabiliyor. Bu nedenle mücadele köy veya bölge bazında değil, tüm Türkiye’de eş zamanlı olarak yapılmalı. Benim önerim, Tarım Bakanlığı önderliğinde, valilikler, kaymakamlıklar, tarım müdürlükleri, fakülteler, sivil toplum kuruluşları ve çiftçilerin yer aldığı bir ‘Kahverengi Kokarca Mücadele Komisyonu’ kurulmasıdır.
Zamanında yapılmayan mücadele, mücadele değildir. Bu nedenle topyekûn, planlı ve ulusal bir seferberlik şarttır” uyarısında bulundu.

https://vt.tiktok.com/ZSyW53pTr/

Şehit olan mehmetçiklerimize Allah’tan rahmet, milletimize başsağlığı diliyoruz

0

Azerbaycan’dan ülkemize dönmek üzere havalanan Milli Savunma Bakanlığımıza ait askeri kargo uçağının düşmesi sonucu şehit olan  mehmetçiklerimize Allah’tan rahmet; kederli ailelerine, yakınlarına ve aziz milletimize başsağlığı diliyoruz.
  We offer our condolences to our martyred soldiers, their grieving families, relatives, and our beloved nation, after they lost their lives in the crash of a military cargo plane belonging to our Ministry of National Defense, which took off from Azerbaijan to return to our country.

https://vt.tiktok.com/ZSytroe2F/

https://youtu.be/Pi8oixhFLCE?si=RIwyQzPRvAfUQTOd

error: Content is protected !!