Pazar, Mayıs 9, 2021
tr
Ana Sayfa GENEL Atatürk'ün ekonomik görüşleri ve o dönemdeki uygulamalar

Atatürk’ün ekonomik görüşleri ve o dönemdeki uygulamalar

  “Bir ulusun hayatıyla doğrudan doğruya ilgili olan ekonomisi, çöküşünün de yükselişinin de nedenidir. Zamanımız bir iktisat çağıdır. Kılıç kullanan kol yorulur ama saban kullanan kol yorulmaz, her gün daha çok güçlenir ve toprağına daha iyi sahip olur. Osmanlı İmparatorluğu her şeyden önce sabanın karşısında yenildi. Kılıçla zafer kazananlar er geç yerlerini sabanla zafer kazananlara bırakmak zorunda kalırlar.Ulusal egemenlik, iktisadî egemenlikle birleştirilmelidir yoksa kazanılan askerî ve siyasî başarılardan olumlu sonuçlar elde edilemez”

Mustafa Kemal Atatürk

(1923 İzmir İktisat Kongresi)

Atatürk’ün ekonomik görüşleri ve o dönemdeki uygulamalar

1. Giriş

  Bugün Dünya devletlerinin global ekonomik kriz etkisi altında olduğu ve işsizlik oranının ülkemizde % 15.50 ulaşması ile Ulu Önder Atatürk’ün ekonomik görüşlerini anlamaya daha çok ihtiyacımız olduğu, bu fikirlerin üzerinden yarım asır geçmesine rağmen  halen canlılığını koruduğunu, günümüz savaşlarının cephelerde değil üretimde, sermaye piyasası borsalarında, para politikalarında, faiz kurunda, dış ticaret dengesinde, istihdam işsizlik oranlarında yapıldığını, bu cephelerdeki savaşlarda savaşın galibini bilginin, ekonomi politikalarının belirlediğini, bu politikaları geliştirebilmek için Atatürk’ün ekonomik görüşlerine dünden daha fazla ihtiyacımız bulunduğu bilinmelidir. Bu çalışmada önce !923 ‘de Cumhuriyetin devraldığı ekonomik yapı ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından verilen kapitülasyonlara değinilerek, Atatürk’ün 1923-1929 dönemi ekonomi politikaları ile 1929-1938 dönemi ekonomi politikaları ve bu dönemdeki uygulamalar açıklanacaktır.

2. Cumhuriyetin devraldığı ekonomik yapı ve

Osmanlı İmparatorluğu dönemi kapitülasyonlar;

  Osmanlı Devleti’nin serbest ticarete geçiş serüveni 1838 yılında İngiltere ile Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşması adı verilen bir anlaşmayı imzalamasıyla başlamıştır. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti, iktisat siyasetini tam serbest ticaret rotasına oturtmuştur. 18 Ağustos 1838 Yılında yapılan Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşması’nın amacı Osmanlı Ülkesinin İngiliz mallarına serbestçe açılması olup, yerli endüstrinin çökmesine neden olmuştur (Yılmazer, 1993: 57). Osmanlı İmparatorluğu’nda her ne kadar kapitülasyonlar olsa da, Osmanlı Devleti yabancı malların ithalatında bazı kısıtlamalar uygulamış hatta 1826 yılında Yed-i Vahid usulünü uygulamaya koyarak tahıl, yün, haşhaş, zeytinyağı, ipek, meyankökü gibi ürünlerin ticaretini denetim altına almıştır (a.g.e.). Osmanlı İmparatorluğu gerek Mısır’da Mehmet Ali Paşa ayaklanması, gerekse ülkede istikrara dayalı bir iktisadî düşüncenin gelişmemiş olmaması nedenleriyle İngilizlerle Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşması’nı imzalamıştır. Özellikle o yıllarda, güçlü olan ülkeler sadece ikna yoluyla değil, gerek siyasî gerekse askerî zorlamalarla güçsüz ülkeleri ithalata tamamen açık, serbest ticaret sistemini kabul etmeye zorluyorlardı.

  Atatürk böyle bir sistemin ancak müstemlekelerde tatbik edilmiş bir sistem olduğunu ve Türkiye’nin hiçbir zaman müstemleke olmayacağını söylemiştir (Başar, 1981: 30). Zamanla diğer ülkelerle de (Fransa, Rusya, Belçika) serbest ticaret anlaşmalarının yapılması, Osmanlı Devleti’nin ekonomik alandaki çöküşünü hızlandırmıştır. Bu olumsuz politikalar sonucunda Osmanlı İmparatorluğu’nda sanayi atılımları olmamış, varolanlar da gelişememiştir. Osmanlı sanayii geleneksel el tezgâhlarına dayanırken, serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkeler sanayi devrimini gerçekleştirmiş, makine üretiminin egemen olduğu bir sistemi uygulamaktaydı. Osmanlı ekonomisinin serbest ticaret sistemi altında sanayileşmiş ülkelerin karşısına geleneksel tezgah üretimi ile çıkması ve onlarla rekabet edebilmesi mümkün değildi.

  Bu yanlış iktisat siyaseti sonucunda gelinen noktaya, yani anlaşmanın uygulamada bıraktığı etkiye gelince; Osmanlı Devleti’nin uyguladığı serbest ticaret politikasının ilk sonucu Avrupa mallarının Osmanlı pazarlarını doldurması, Osmanlı Devleti’nin açık pazar haline gelmesi olmuştur. 1838 Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşması her şeyden önce Osmanlı Ekonomisi’ne öldürücü bir darbe indirmiş, ülkedeki geleneksel üretici kesim Batı ürünlerinin rekabeti karşısında iktisadî hayattan silinmiştir (Sayar, 1986:213). 1838 Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşması, Osmanlı ekonomisinin kapitalizme, lonca sanayiinin çağdaş endüstriye dönüşmesi ihtimalini kaldıran bir idam fermanı olmuştur (Akşin, 1992: 118).

  Sonuç olarak, ülkeye gümrüksüz giren gelişmiş makine endüstrisi malları Osmanlı’nın korumasız el tezgahı endüstrisini kısa zamanda ezmiş ve böylelikle ihracatın çok üstünde ithalat harcamaları yapılmış, bu durum savaşlarla da birleşince devasa finansman açıkları ortaya çıkarak dış borca muhtaç bir ülke haline gelinmiştir. 1854 yılında Kırım Savaşı ile dış borca başlayan Osmanlı Devleti 1875 yılında borçlarını ödeyemez hale geldiği için moratoryum ilan etmiştir. Bu tarihte ihracat geliri 19 milyon sterlinken, sadece kısa vadeli borçlar 16,5 milyon sterlin, hükümet geliri ise 22,5 milyon sterlindir (Kazgan: 1999: 39).

Süratle gelişmekte olan batı kapitalizm’i için, bu büyük fakat hasta İmparatorluk paylaşılması nefis bir pasta durumundadır. 18 Ekim 1912 günü, “Türk Yurdu Dergisi”nde PARVUS EFENDİ, şöyle bir makale yayınlamıştır;

  “Avrupa, kuvayi maliyesi sayesinde Devlet-i Osmaniye’i büyük borçlara bağlayarak Devlet-i müşarüleyhi hem iktisaden, hem de siyaseten taht-ı esaretine almaktadır.Avrupa, hariçten indirmekte olduğu darbeleriyle istiklal-i Osmani’i mahvetmekte olduğu gibi dahilde icra etmekte bulunduğu muammelat-ı maliye (Ticari ve Mali faaliyetler) vasıtasıyla da İmparatorluğu sermayedar müstemlekesi haline getirmektedir” (Cem, 1970).

  Dış borçlanma süreci Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar devam etmiştir. Yanlış ekonomik politikalar izlemesi nedeniyle ülkeyi ağır bir fakirliğe sürükleyen Osmanlı Devleti, Amerikan Doları’nın 167 kuruş olduğu yıllarda 32 milyon Türk Lirası dış borcu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne miras bırakmıştır.

3.1923-1929 Dönemi Türkiye’nin ekonomik politikası

  Türkiye için 1923–1929 döneminin iktisadi gelişmesinin en belirgin iki yapı taşı, Lozan Antlaşması ve dönemin sonlarında patlak veren Büyük Dünya Buhranıdır. Uzun bir pazarlık döneminden sonra imzalanan Lozan Antlaşması ile Türkiye sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da etkilenmiştir. Lozan Antlaşması ile ülkede ağır iktisadi etkileri bulunan kapitülasyonlar kaldırılmıştır. Kapitülasyonların kaldırılması büyük bir başarı olarak görünmesine rağmen bu antlaşma ile Osmanlı borçlarının büyük bir bölümü Türkiye Cumhuriyeti tarafından devralınmıştır. Lozan’ın öngördüğü sınırlar dikkate alınarak Osmanlı borcu, Türkiye Cumhuriyeti ile imparatorluğun topraklarını paylaşan diğer devletlerarasında dağıtılmıştır (Boratav, 1998: 32).

  Ancak borç paylaşımı konusunda devletlerarasında çıkan anlaşmazlıklar yüzünden Türkiye ile alacaklılar arasındaki antlaşma 13 Haziran 1928’de imzalanmıştır. Türkiye, Osmanlı’nın 161 milyon altın liralık borcunun 107 milyon altın liralık kısmını ödemeyi taahhüt etmiştir (Aksu, 2006: 122).

  Osmanlı borçları ve savaş tazminatları gibi hükümler; zaten yetersiz olan yatırım kaynaklarını emerken diğer yandan da, gümrük vergileri ile ilgili madde bağımsız bir dış ticareti imkânsız kılıyordu. Lozan Antlaşması’na ek olarak imzalanan Ticaret Sözleşmesi ise beş yıl süre ile Türkiye’nin uygulayacağı iktisat politikalarını dondurmakta ve bazı istisnalar dışında ithalat ve ihracat yasaklarının kaldırılmasını ve yerine yenilerinin konmamasını, gümrük tarifelerinin ise beş yıl süre ile değişmemesini öngörmekteydi (Boratav, 1998: 32).  

  Antlaşmaya göre Türkiye; İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’dan ithal edilecek mallardaki gümrük tarifelerini 1916 Osmanlı tarifeleri düzeyinde tutmaya mecbur ediliyordu. Lozan’da saptanan gümrük tarifesi milli ekonomiye yaklaşık yüzde 13’lük bir koruma derecesi sağlamıştır. (Beyarslan, 1982: 35).

  İzmir İktisat Kongresi, Birinci Dünya Savaşından beş yıl sonra yeni Türkiye Cumhuriyetinin İlanından sekiz ay kadar önce Mustafa Kemal’in emirleri ile düzenlenmiş olup, daha çok yurt içinde ekonomik dengelerin ve ekonomik yapıyı oluşturmayı amaçlıyordu. Kongre’de, ana sektörler itibari ile belirlenen ekonomik faaliyetler, “Misak-ı İktisadi Esasları” adı altında bütünleşmeleri, ayrıca Türk Girişimcisinin güçlendirilmesi karar altına alınmıştır. Kongre’de Milliyetçi ve Liberal Politikaların esasları benimsenmiştir. Konrede özel sektör teşvik edilmiştir.

  Cumhuriyetin 1923-1929 dönemi tüm dünyada olduğu gibi, liberal politikaların uygulandığı dönem olmuştur. Bu dönemde yıllık GSMH artışı 1923-29 dönemi, çok ağır ekonomik darboğazlara rağmen (%10.9) oranında olmuştur. Bunun en önemli nedeni, savaş yıllarında tarım sektöründen gönüllü olarak savaş alanlarına giden insanlarımızın, savaş sonrası tekrar tarım sektörüne dönmesi ve süratle tarım sektörü üretiminin artmasından olmuştur. Özel sektörün arzu etmediği veya gücünün yetmediği alanlarda, devletin tek başına veya özel kuruluşlarla birlikte, ülkenin üretimine muhtaç olduğu zorunlu alanlarda yatırım yapma ilkeleri, liberal ekonomi sistemi kapsamında karma ekonomi modelleri benimsenmiştir. Özel sektör güçlendiği, yatırımları, ekonomik faaliyetleri düzenli bir şekilde yürüttüğü oranda, devlet yatırım alanlarını özel sektöre bırakacaktır. Dünyanın ve ülkenin sosyal ve ekonomik durumu kongre delegeleri tarafından açıklığa kavuşturulmuş, alınması zorunlu önlemler üzerinde durulmuştur.

  Mustafa Kemal, temelinde bilim ve demokrasinin, düzenin, ileri batı kültürünün veileri görüşlülüğün yattığı ve pek çok kalkman ülkelerin süratle kalkınmalarını sağlayan düzenli ve demokratik ekonomik faaliyetlerin seferberliğine, uygulamalarına, kimsenin gözünün yaşma bakmadan, çok büyük bir mücadele ile başlamış, başarıyla yürütmüş ve 18 yıl gibi kısa bir süre içerisinde sonuçlandırmıştır.

  Hiçbir zaman fanatizme kaçmayan milli görüşleri ve reformları gerçekten çok az faniye nasip olabilmektedir.  Lozan Andlaşması henüz bitmemiş, mücadele ve boğuşmalar bütün hızı ile devam ederken, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sekiz ay önceleri, 22 Şubat 1923 de düzenlediği İzmir İktisat Kongresi ile asırlarca ihmal edilmiş bulunan ekonomi alanlarındaki mücadelesini başlatmış olması, içinde yaşadığımız dünya ekonomisinin, tamamen ekonomi dünyası olabileceğini, mükemmel bir ileri görüşlülükle görebilmiş olmasıdır.

  Birinci Dünya Savaşı’nm bitiminde ise Avrupa ülkeleri çok ağır ekonomik krizler içerisindeydi. Örneğin, 1913 yılı toptan fiyat endeksi (100) kabul edilirse, savaşın sona erdiği yıllarda İngiltere’de fiyatlar %242’e, Fransa’da %357’e fırlamış, Almanya’da ise hiper enflasyon yaşanmakta olup, 1923 yılında (500) Milyar Alman Markı ile (1) Amerikan Doları alınabiliyordu. Almanyada günlük banka kredileri ise (%35) olmuştu.

  Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, Türkiye ve dünya ekonomisinin böylesine ekonomik darboğazlar ve krizlerle boğuşmasını dikkate alan Mustafa Kemal, bu krizlerin temel nedenlerini çok iyi kavrayarak, Cumhuriyetin kuruluşunu dahi beklemeden 22 Şubat 1923’te Türk Tarihinde ilk defa, ülke düzeyinde “İktisat Kongresi” düzenlemesi, ekonominin dünya ülkeleri için ne kadar büyük önem taşıdığını, üzerinde çok büyük dikkat ve titizlikle önemle durulması gerektiğini, büyük ekonomik reformların yapılmasının zorunlu olduğunu Türk İnsanının kafasına yerleştirmek istemiştir.

  İzmir İktisat Kongresi’nde benimsenmiş olan esaslara koşut olarak kongreyi izleyen yıllarda Türk ticari ve sanayi hayatını finanse edecek bazı bankaların kurulduğu gözlenmiştir. Bu bankalar Türkiye İş Bankası, Türkiye Sınaî ve Maadin Bankası, Türkiye Sanayi Kredi Bankası, Emlak ve Eytam Bankası, yeniden düzenlenmiş Ziraat Bankası ve T.C. Merkez Bankası’dır.

4. Atatürk’ün 1929-1938 dönemi ekonomik politikası, planlı dönem, devletçilik politikası

  1923–1929 döneminde özel girişime dayalı bir sanayileşme politikası benimsenmiş, özel girişimin çabaları sayesinde sanayileşmenin ve buna bağlı olarak kalkınmanın gerçekleşeceği beklenmiştir. Ancak uygulama sonunda yönetici kadrosunun beklentilerinin gerisinde sonuçlar gerçekleşmiştir. Bu sebeple hükümet söz konusu dönemde özel girişimciler tarafından gerçekleştirilen sanayileşmenin hızından ve yapısından memnun olmamışlardır (Altıparmak, 2002: 37). 1929 Büyük Dünya Bunalımının da etkisi ile devletçi bir sanayileşme modeli arayışına giren Türkiye Cumhuriyeti, bu dönemde dünyadaki ilk planlama deneyimlerinden biri olarak kabul edilen sanayi planları doğrultusunda planlı bir sanayileşme sürecini gerçekleştirmiştir. 1930 tarihli İktisadi Vaziyetimize Dair Rapor ile başlayan çalışmalar SSCB’nin teknik ve mali yardımıyla hayat bulmuştur. Daha sonra Amerikalı uzmanların raporlarından da faydalanılarak 1934 yılında sanayide planlı dönem başlatılmıştır (Soyak, 2003: 172).

  Bu dönemde özel girişimin yeterli sonuç vermemesi nedeni ile devletin önayak olduğu bir ekonomi politikasının izlendiği görülmektedir. Buna göre 1930’lu yıllarda Türkiye’de izlenen devletçi ekonomi politikalarının şekillenmesinde aşağıdaki faktörlerin etkili olduğunu söylemek mümkündür (Parasız, 1998: 29):

  • 1923–1929 yıları arasında izlenen liberal ekonomi politikalarından arzulanan sonuç elde edilememesi.

  • 1929 Büyük Dünya Bunalımının dünya ölçeğinde tüm ekonomileri olumsuz etkilemesi.

  • SSCB’de uygulanmakta olan planlı ekonomi politikalarının ilk sonuçlarının başarılı olması.

  • Klasik ekonomi politikalarının 1929 bunalımına çözüm üretememesi üzerine devletin ekonomiye müdahalesini savunan görüşlerin popülerlik kazanması.

4. 1. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı

  Devletçi sanayileşme, 1933’te hazırlanan sanayileşme programı doğrultusunda 1934 yılında uygulamaya konulan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile başlatılmıştır. Planda düşünülen hedefler incelendiğinde Türkiye ekonomisinin gelişmesi için hızlı bir sanayileşme politikasının uygulanmasına öncelik verildiği açıkça görülmektedir (Sevgi, 1994: 50).

  Ancak adından da anlaşılacağı gibi Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı sadece sanayi sektörünü kapsamakta tarım ve hizmetler sektörünü içermemekteydi. 1930’larda sanayi sektörünün GSMH içindeki payı %15 olduğu düşünülürse ekonominin %85’i plan dışında kalmaktaydı (Beyarslan, 1982:38). Birinci Beş Yıllık Sanayi Planının başlıca amaçları şunlardır (İnan, 1972:20):

  • Ana hammaddeleri ülkede yetişen veya kısa zamanda temini mümkün görülen sanayi dallarını ele almasıdır.

  • Kurulacak bu fabrikalar büyük sermaye ve teknik güce ihtiyaç gösteren fabrikalar oldukları için kuruluşlarının devlete veya milli kuruluşlara bırakılmasıdır.

  • Kurulması düşünülen fabrikaların üretim kapasitelerinin ihtiyaç ve tüketim ile doğru orantılı olmasıdır.

  Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile kurulması öngörülen ve büyük ölçüde gerçekleştirilen sanayi beş ana grupta toplanmaktaydı. Bunlar sırasıyla (Sevgi, 1994: 51):

  • Dokuma Sektörü (Pamuk, Kendir, Yün)

  • Maden Sektörü (Demir-Çelik, Kükürt, Bakır)

  • Kâğıt Sektörü (Selüloz)

  • Kimya Sektörü (Suni İpek, Fosforik Asit, Süper Fosfat, Kireç Kaymağı, Posata, Kibrit)

  • Taş-Toprak Sektörü (Cam, Çimento, Şişe, Seramik) olarak gerçekleşmiştir.

  Yukarıda bahsedilen sanayi dallarında 20 fabrikanın kurulması ve bu fabrikalar için 43.453.000 TL yatırılması öngörülmüştür. Bu fabrikalar için gerekli olan finansman     Sümerbank ve İş Bankası tarafından karşılanacaktı. Devletçi sanayileşme sürecinin finansmanı sırasında ülkede iç ve dış borç yükü arttırılmadığı gibi istikrarlı bir para politikası izlenerek açık finansman modeli tercih edilmemiştir. Finansmanın temel kaynağını tüketim malları üzerine konulan vergiler oluşturmuştur (Parasız, 1998: 50).

  Devletçi sanayileşme, yatırım malları üretimini hedef alan endüstri üreten endüstri tipi bir sanayileşme değil temel tüketim ve ara malı üretimine yönelik ithal ikameci bir sanayileşme modelidir (Parasız, 1998: 50-51).

  Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın içerdiği süre dolmadan 1936’dan sonra İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlıklarına girişilmiştir. İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı ilk planın aksine ara malları ve yatırım malları üretimine öncelik vermekteydi. Ayrıca elektirifikasyon, madencilik ve limanlar gibi altyapısal gelişmeleri dikkate almaktaydı. Bu nitelikler itibariyle İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın bir bakıma kendine yeterlilik ilkesine önem verdiği ve ilk planın doğal bir uzantısı olduğu söylenebilir. Ancak İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı, II. Dünya Savaşı nedeniyle uygulamaya konulamamıştır (Kepenek ve Yentürk, 2001: 68).

4.2. Atatürk’ün devletçilik politikası

  Devletçilik konusundaki genel yaklaşım, o dönemdeki uygulamaları bir sistem sonucu ortaya çıktığını kabul etmemek yönündedir. Dönemin uygulamaları ve devleti yönetenlerin bu konudaki görüşleri incelendiğinde devletçilik uygulamasının bir doktrin gereği değil pragmatik bir zihniyetle benimsendiği anlaşılacaktır. Atatürk’ün devletçiliğinin ekonomi politikasını yönlendirme açısından en iyi açıklaması yine kendisine aittir:

  “Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim araçlarını özel girişimden alarak, milleti tamamen başka temeller içinde düzenlemek amacı güden, özel girişimlere ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim izlediğimiz devletçilik, özel girişimi esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, ülkeyi imara eriştirmek için milletin genel ve yüksek faydasını gerektirdiği işlerde – özellikle ekonomik anlamda – devleti gerçek anlamda ilgili kılmaktır.”

  Atatürk’ün bu sözlerinden uygulanan devletçiliğin doktriner bir yanının olmadığı fakat bir zorunluluk sonucu ortaya çıktığı ve özel girişimi savunduğu anlaşılmaktadır (Altıparmak, 2002: 39).

   Atatürk’ün 1933 yılında açıkladığı devletçilik rejimi aşağıdaki ilkeleri içermekteydi (Hiç, 1998: 3287-3288):

  • Özel teşebbüs esastır. Ancak özel teşebbüsün ele alamadığı sektör devlet yatırımlarıyla sağlanacaktır.

  • Devlet teşebbüsleri esas itibariyle sanayi sektörü için söz konusu olacaktır. Özel girişimi ve devlet teşebbüslerini finansal bakımdan desteklemek üzere devlet tarafından bankalar kurulacaktır. Tarımda devletin rolü olmayacaktır. Devlet tarımda araştırma amacıyla çiftlikler kuracak ve çiftçilere teknoloji aktaracaktır.

  • Özel teşebbüs herhangi bir alanda yeterince uzmanlaştığı takdirde o sektör kamudan özel teşebbüse devredilecektir.

  Devletçi ekonomi politikasının birisi devlet işletmeciliği, diğeri de; ekonomik hayatın fiyat mekanizmasını, dış ticareti ve benzeri makroekonomik parametreleri denetleme yoluyla düzenlemeye çalışması gibi iki şekilde yürütüldüğü anlaşılmaktadır (Özyurt, 1981:132).

  Devletçilik döneminin ana hedefleri; özellikle sanayideki üretim artışı yoluyla hızla kalkınmak, ödemeler bilançosunu iyileştirmek, ekonomik büyüme sağlamak, tarımsal ve sosyal reformlar aracılığıyla hayat standardını yükseltmek ve ekonomik bağımsızlığı elde etmekti.
4.3. 1929-1938 Dönemi Türkiye ekonomisinin durumu     

  1929 yılına kadar liberal ekonomi politikalarının uygulanması sonucu zayıf olan özel girişimin devlet teşvikleri ile kalkınamayacağı gerçeği ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi olarak 1928 yılında Osmanlı borçlarının ödenmesi ve 1929 Büyük Dünya Bunalımının etkilerini söylemek mümkündür. Dünya pazarlarında tahıl ve hammadde fiyatlarının düşmesi Türkiye’nin ihracat gelirlerini düşürmüş ve devletin müdahaleci bir yapıya bürünmesine sebep olmuştur.

Orijinal konuşma metni şu şekildedir:

  “Bizim takibini muvafık gördüğümüz devletçilik prensibi bütün istihsal vasıtalarını ferdlerden alarak, milleti büsbütün başka esaslar dâhilinde tanzim etmek gayesini güden ve hususi ve ferdi teşebbüs ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir.

  Bizim takip ettiğimiz devletçilik, ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, memleketi mamuriyete eriştirmek için, milletin umumi ve yüksek menfaatlerini icap ettirdiği işlerde -bilhassa iktisadi sahada- devleti fiilen alakadar etmektir.”

Bu dönemde para politikası açısından gerçekleşen en önemli gelişme 11 Haziran 1930 yılında 1715 sayılı kanunla TCMB’nin kurulmasıdır. Anonim şirket statüsünde kurulan TCMB’nin hisselerinin bir kısmı maaşlarından taksitle kesilmek üzere devlet memurlarına satılmış, hazinenin payı ise %15 ile sınırlandırılmıştır. Ayrıca bankanın işlevleri 1938 yılında yapılan bir kanun değişikliği ile kamu kuruluşlarının finansmanını sağlayacak şekilde genişletilmiştir (Bahar, 2004: 162).

  1929 yılına kadar Türk Lirası’nda görülen göreceli istikrarın dünya ekonomik bunalımının etkisi ile bozulması sonucu çıkarılan 20 Şubat 1930 Tarih ve 1568 Sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun; döviz üzerindeki devlet kontrolünün güçlenmesini sağlamıştır. Bu yasa ile döviz, tahvil alım ve satımı ile Türk parasının korunması hakkında önlemler alınmıştır (Akgönül, 2001: 121). Ekonomik kalkınma açısından izlenen devletçi politika sonucu 1929–1938 yılları arasında önemli devlet bankaları faaliyete geçmiştir. Kurulan bu bankaların genel özelliği belirli bir sektörü veya toplumsal kesimi desteklemek üzere faaliyete geçmeleridir. Bu dönemde kurulan bankalar; Sümerbank, Etibank, Denizbank, Belediyeler Bankası, Türkiye Halk Bankası, T.C. Ziraat Bankası (Yeni Düzenleme ile) ve Türk Ticaret Bankasıdır. Yerel banka döneminin kapandığı, önemli devlet ve finansman kurumlarının faaliyete geçtiği bu dönemde Türkiye’de 21’i yerel, 2’si devlet bankası, 9’u da yabancı banka olmak üzere 32 banka faaliyetine son vermiştir (Paçacı, 1998: 3401).

   1929 Büyük Dünya Bunalımı sonucu vergi gelirlerinin düşmesi sebebiyle, 1931’de İktisadi Buhran Vergisi, 1933’te Muvazene Vergisi ve 1936’da Hava Kuvvetlerine Yardım Vergisi getirilmiştir. Bu vergiler, çalışan kesim ile kazanç vergisi mükelleflerini vergilendirmekteydi (Korkmaz, 1998: 3415).

  Yukarıda ayrıntılı ifade edilen 17 Nisan 1934 yılında kabul edilerek uygulanmaya başlayan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nda; tekstil, kendir-kesen, demir-çelik, porselen-çini, kâğıt, şeker ve gül sanayileri gibi sektörler yer almıştır. Bu dönemde 1934 yılında Bakırköy Bez Fabrikası, Keçiborlu Kükürt Fabrikası, 1935’te Kayseri Bez Fabrikası, Paşabahçe Cam Fabrikası, Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası, 1936’da İzmit Birinci Kâğıt Fabrikası ve Çubuk Barajı, 1937’de Nazilli Basma Fabrikası ile Ereğli Bez Fabrikası, 1938’de Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası ve Divriği Demir Madeni İşletmesi açılmıştır. Ayrıca yukarıda sayılan devlet kuruluşlarının dışında yeni kurumlarda açılmıştır.

  Bunlar; Başvekâlet İstatistik Genel Müdürlüğü (1930), Tekel Genel Müdürlüğü (1931), PTT Genel Müdürlüğü (1933), Hava Yolları İşletmesi (1933), Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü (1935), Maden Tetkik Arama Enstitüsü (1935), Elektrik İşleri Etüd İdaresi (1935), Tapu Kadastro Umum Müdürlüğü (1936), Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü (1937)’dür (Coşkun, 2003: 76).

  Bu dönemde, tarım alanında yaşanılan en önemli gelişme, 1932 yılında Ziraat Bankasına bağlı olarak kurulan ve 1938’de bağımsız bir kamu kuruluşu olarak Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) adını alan kurumsal düzenlemedir. Başlangıçta sadece buğday için destekleme fiyatı belirleyen ve alım işlemi yapan kurumun yetkileri daha sonraki yıllarda giderek genişletilmiştir (Kepenek ve Yentürk, 2001: 71). 
  Madencilik alanında bu dönemde kamu girişimciliği 1935 yılında Maden Tetkik Arama Enstitüsü ve Etibank’ın kurulması ile büyük bir ivme kazanmıştır. Madencilik alanındaki kamu faaliyetleri iki taraftan yürütülmüştür. İlk olarak taş kömürü ve bakır madenlerinin işletme yetkisi Fransız ve Alman ortaklığından 1936 yılında alınmıştır. Daha sonra kamulaştırmalar ile birlikte krom ve demir başta olmak üzere madenler ile ilgili üretim ve arama çalışmaları yaygınlaştırılmıştır (Kepenek ve Yentürk, 2001: 73).

5. Sonuç

  Atatürk’ün ekonomi politikası yukarıda da açıklandığı üzere bugünün ekonomi teorisyenlerini şaşırtacak derecede tutarlı, olgun ve uygulanabilir, ışık tutucu ve yol göstericidir. Bu politikanın adına ülkemize özgü milli politikada denilebilir. Çünkü Atatürk bu politikayı çağdaş sistemlerin sınırlarına bağlı kalmadan, günün şartlarını, ülke gerçeklerini, demokrasi prensiplerini göz önünde bulundurarak takip ettiği Türk gelenekleriyle dopdolu, tamamen bize ait olacak şekilde hazırlamıştır.

  Atatürk’ün bu ekonomi politikasındaki bir diğer mucize de, fikir ve icraat arasında mükemmel bir dengenin oluşudur. Çünkü Atatürk çayını, şekerini dahi yabancı ülkelerden getiren bir ülkeyi on beş yılda tankını, tüfeğini yapan bir ülke yapmıştır. Hatta onun dehası 1929 yılında yaşanan ve gelişmiş ekonomilere sahip ülkeleri bile sarsmış olan ekonomik buhrandan, ülkemizin değil etkilenmek, bilakis bu karlı çıkmasını sağlamıştır.  Atatürk’ün devletçilik modeli, özel kesime öncülük yaparak ekonomik kalkınmayı hızlandırmak ve ülkeyi refaha kavuşturmaktır.

  Atatürk’ün ekonomi politikası bağımsızlık temelleri üzerine oturtulmuş ulusal bir politikadır. Politik bağımsızlığın ana koşulunun ekonomik bağımsızlık olduğunu çok iyi kavrayan Atatürk bu amacını çok büyük olanaksızlıklar içinde gerçekleştirmiştir. Bu politikanın oluşturulmasında yol gösterecek doktrinlerden de yoksundu. Ulusunun bağımsızlığına kastetmiş emperyalistlerin ekonomi politikası öğretilerini benimsemesi söz konusu olamazdı; bunların ulusal bağımsızlıkla bağdaşmadığını görmüştü. Yeni kurulan Sovyetler Birliği’nin rejimi de yarattığı ulus için düşlediği sistemle uyuşmuyordu. Sonuçta ortaya çıkan Devletçilik belirli bir ideolik görüşten çok gereksinimlerin gereği olarak ortaya çıkmış Türkiye’ye özgü bir sistemdi. Nitekim Atatürk Devletçiliği ne olduğu değil, ne olmadığı yoluyla tanımlar: liberal ve sosyalist.

  Atatürk’ün ortaya koyduğu ekonomi politikasının başarısı ortadadır. 1929 Bunalımı sonucu bütün dünya ekonomisi büyük bir ekonomik çöküntü içindeyken Türkiye 1930’lu yıllarda ulusal bir sanayileşme hamlesini başlatmış, 1930-32 döneminde yıllık ortalama yüzde 3.5, 1933-39 döneminde ise yüzde 8.1 lik bir büyüme sağlamıştır. Aldığı önlemlerle ticaret dengesi açığını (1938 yılı dışında) fazlaya çevirmiştir. 1932-1939 yılları imtiyazlı yabancı şirketlerin tasfiye edildiği, demiryollarının millileştirildiği yıllardır. Türk ekonomisinde büyük yeri olan iktisadi devlet teşekküllerinin en önemlilerinden olan Sümerbank, Etibank, Denizcilik Bankası v.s. bu dönemlerde kurulmuşlardır. Türkiye sanayinin temelini oluşturan demir-çelik, dokuma, kağıt, kimya, şeker, cam gibi sanayi dalları bu dönemde geliştirilmiştir. Kısacası bu dönemin ekonomi politikasını başarılı bir milli  sanayileşme çabası olarak yorumlamak kesinlikle yanlış olmayacaktır. Esasında bugünlerde hükümetin aradığı üretim, istihdam ve işsizliğin yegane çaresi milli bir sanayide değil midir? (www.kayad.org.tr)

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here

SON HABERLER

TİKA’dan Gürcistan’daki çiftçilere destek

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı(TİKA) tarafından Gürcistan'da Zugdidi Belediyesine bağlı 8 köyde Gürcistan'daki savaş mağduru 55 aileye tarım işlerinde kullanılmak üzere; mini traktörler,...

Diyanet İşleri Başkanlığından Gürcistan’da Ramazan ayı yardımı

T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından Ramazan ayı nedeniyle hazırlanan yardım paketleri, Gürcistan Müslümanlar İdaresi ve Tiflis Büyükelçiliği-Din Hizmetleri Müşavirliği tarafından...

Ticaret Bakanı Mehmet Muş: “Türkiye’nin ihracatını artırmak”

Cumhurbaşkanlığı'nın 21.04.2021 tarih ve 31461 sayılı(Mükerrer) Resmi Gazetede yayınlanan 2021/193 sayılı kararına göre; Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan'ın görevine son verilmiş ve bu suretle boşalan...

SON YORUMLAR

error: Content is protected !!