Pazar, Mayıs 9, 2021
tr
Ana Sayfa GENEL Jean Jacques Rousseau'nun devlet yönetimine ve siyaset kurumumuza etkileri

Jean Jacques Rousseau’nun devlet yönetimine ve siyaset kurumumuza etkileri

  Rousseau, Osmanlı’nın son dönemindeki bürokrasi ve siyaset adamlarını ve Cumhuriyet’in kurucularını ve  aydınlarını düşünce boyutunda etkileyerek Türk modernleşmesine fikri yönden katkısı büyük olmuştur.

  Jean-Jacques Rousseau (1712-1778), otoriter düşüncenin, diktatör yönetimlerin kuramsal önderi olarak görülmüştür. Rousseau, özellikle iki kuramı ile ün kazanmıştır. Bunlardan biri, insan doğasına ilişkin çözümlemesi ve insanın uygarlık tarafından değiştirilmemiş doğal halinin birçok açıdan daha üstün olduğu fikridir.İkincisi ise, modern demokrasi anlayışına temel oluşturan toplumsal sözleşme öğretisidir

Rousseau ayrıca “Devletçi” anlayışı ve “Genel İrade” kuramıyla da toplumumuzu, yöneticilerimizi ve siyaset adamlarımızı etkilemiştir. Rousseau’nun devlet-toplum-birey hakkındaki fikirleri, özellikle yönlerini Paris’e çeviren Osmanlı’nın son dönemlerindeki Jön-Türkleri derinden etkilemiştir. Jön-Türkler Osman’lının son döneminde yönetime fikirlerini kabul ettirmeye çalışmışlardır.Kısmende olsa muratlarına ermişlerdir.

  Rousseau’nun fikir ve düşünceleri Cumhuriyetin kurucu unsurlarını da derinden etkilemiştir.Özelikle 1921 ve 1924 Anayasalarında Rousseau’nun gölgesini ve izlerini görebiliriz.Bu bağlamda  Rousseau’nun katı bir şekilde savunduğu “devletçilik” ve “genel irade” kavramlarının ne olduğunu öncelikli olarak açıklayalım.

  Rousseau, “devlet nasıl ortaya çıktı” sorusuna cevap verirken liberal düşüncenin kurucularından sayılan J. Locke gibi “toplum sözleşmesi ile” cevabını verirken, “toplum sözleşmesinin nedeni” hakkındaki ve “devlet nasıl olmalıdır” sorularına verdiği cevaplarla Locke, Montesquieu gibi özgürlükçü ve bireyin haklarını savunan düşünürlerden net bir şekilde ayrılarak Hobbes’in de savunduğu “devletçi” bir yaklaşımı ele almaktadır. “Devletçi” anlayışa göre, devletin gücü sınırsızdır. Devlet  tanrı gibidir, ona karşı gelinmez. Devlet araç değil amaçtır. Birey ise amaç için kullanılan ve harcanabilen bir araçtır. Devlete bağımlı olmayan bağımsız değildir (Hegel). Devlet kutsanmıştır.Karl Schmitt’e göre devlet hukukun önündedir, hukuku oluşturan devlettir. Devlet istisnalara karar verir, hukuku askıya alabilir. Rousseau’ya göre birey hayatını devlete borçludur, prens birine öl derse o birey ölmelidir. Çünkü yaşama hakkı devletin bireye verdiği bir lütuftur.

  Devletçi yaklaşım, bireyin hak ve özgürlüklerini devletin karşısında görmezden gelir. Hukukun üstünlüğünü reddeder ve kanun koyucuların şartlara göre hukuka bağlı olamayacağını savunur. Devlet hukukta istisnalara karar verebilir ve bekası veya kalıcığı için hukuku askıya alabilir. Hikmet-i hükümet kavramını içselleştirir ve böylece devletin çıkarlarına  dayalı icraatlarını meşrulaştırır.

  Genel İrade” ise, Rousseau’nun ortaya attığı bir terim olarak, tek tek bireylerin iradelerinin toplamı ancak bu bireylerin iradelerini bağlayan bir güçtür. “Genel İrade” her zaman haklıdır, kamu yararını ve çıkarlarını hedefler. O halde genel iradeye itaat mutlak olmalıdır. “Genel İrade” savunduğu “organik devlet” anlayışı ile bireylerin iradelerinin genel irade içerisinde erimesi gerektiğini savunur.

  Rousseau’nun egemenlik hakkındaki görüşleri devletçi olduğu kadar otoriterdir. Güçler birliğini mutlak bir şekilde destekleyen Rousseau, siyasi farklılıklara, toplumdaki çeşitliliklere ve özellikle de sivil toplum tipi örgütlenmelere karşıdır.Dayanışma anlayışı ile “kuvvetler birliğine” dolaylı yoldan katkı sağlamakta ve bu anlayışla mevcut otoritenin şekillenmesini desteklemektedir. Savunduğu güçler birliği ve tek partili yönetim anlayışı ile dolaylı yoldan vesayetçiliği de toplumun her katmanına yayar. Hikmet-i hükümet ile vesayetçiliği birleştirerek duruma göre devletin istisna kullanıp hukuku askıya alabileceğini, bunu da “devletin bekası” anlayışı ile meşrulaştırabileceğini öngörür. Çünkü “genel irade”nin yanılmaz ve sarsılmaz bir güç olduğu savunulur. Devletçiliğin incili sayılan “Toplum Sözleşmesi” kitabında “Kutsal Devlet”in kurtarılması için demokratik düzene müdahale edilmesinin meşru olduğunu savunacak kadar bu anlamdaki düşünce sistematiğini pekiştirir.

  Birey hak ve özgürlüklerini görmezden gelen, menfi çıkarlara ve makamlara hizmet edebilecek ve hukuki anlamda yapılacak bütün eylemleri meşrulaştırabilecek olan bu çerçevedeki  “devletçi” anlayışının Türk modernleşmesine ve özellikle 1921-1924 Anayasalarına etki etttiği rahatlıkla söylenebilir.Devletçilik anlayışı kuramsal olarak ogünün şartlarında Osmanlı’nın oligarşik  yapısına uygun gözükse de pratikte ve prensipte, en basitinden “insan”a verilen değer itibariyle bakıldığında bu anlamda çelişkileri de beraberinde getirmektedir. Nitekim, zamanın siyasi ve sosyolojik yapısı gereği Cumhuriyet dönemi devlet adamlarımız “devletçi” anlayışı içselleştirmişlerdir.

  Osmanlı’nın son döneminde yetişen aydınların ve Cumhuriyet kurucularının, Fransa’ya yönelmiş olmaları ve Rousseau’yu fikri önder olarak görmeleriyle Rousseau’nun “devletçi” anlayışı Türk modernleşmesinde ve çıkarılan anayasalarda etkisini göstermiştir. Rousseau’nun “Genel İrade”si Anayasalarımıza şekil vermekle kalmamış, Türk modernleşmesindeki otoriter siyasal damarının özüne de işlemiştir. “Devletçilik” ve “Genel İrade” anlayışı 1921 ve 1924 Anayasalarımızın düşünce ve felsefik temelini oluşturmuştur.

   1924 Anayasası’nın anayasa yargısı konusundaki tavrı, aslında anayasa koyucuların amaçlarıyla da örtüşmektedir. Anayasa, devrimlerin gerçekleştirilmesi ve yerleştirilmesi için uygun bir vasıta sağlamalıydı. Devrimci kadrolar, reformların hukuk duvarına çarpmasını istemeyecekti. İşte bu noktada Rousseau’nun devletçi anlayışı devreye giriyor ve devletçi ve vesayetçilik düşüncesinin ürünü olarak kamu otoritesi sert bir şekilde oluşturuluyordu. Cumhuriyetin kurucu unsurları, Osmanlı’nın “beka” ve hikmeti-hükümet kavramını da özümseyerek temel hakları ve hukukun genel yapısını şekillendirmeye çalışılıyordu.

   Rousseau’nun güçler birliği düşüncesindeki kararlılığı, bizde 1961 Anayasasına kadar devam etmiştir. Anayasal ve hukuk devletinin olmazsa olmazlarından olan “güçler ayrılığı”nın ihlali birey hak ve özgürlüklerin korumasında ve siyasi iktidarın sınırlandırılmasında Rousseau’ cu anlayış nedeniyle maalesef gecikmeye neden olmuştur. 1946’ya kadar süren özellikle tek partili yönetimde  Rousseau’nun düşüncelerinin karar vericiler üzerinde doğrudan etkili olduğu söylenebilir.

  O günün şartlarında bu şekilde bir uygulamanın doğruluğu veya yanlışlığı ayrıca tartışılabilir. Tek partili yönetim bu uygulamalarıyla rüştünü ispatlamaya ve varlığını kabul ettirmeye çalışmıştır. Fakat bu dönemde, “cumhuriyet” demokratik anlayış açısından eksik kaldığı gerekçesiyle ciddi anlamda sorgulanıp eleştirilmiştir.Çünkü asıl gerçek, cumhuriyetle beraber demokrasi olgusunun varlığını her alanda yaşatmaktır.

  Jakoben görüş Cumhuriyet tarihinde ciddi anlamda benimsenmiştir.Malesef  Türk siyasetine iyibir miras bırakmamıştır. Halkı bilgisiz, beceriksiz gören siyasi elit, kendini bu unsurların üzerinde egemen olarak görerek, halkı karar alma mekanizması içerisinde etkisizleştirmiştir. Başka bir deyişle bireylerin yaşam tarzları üzerinde söz sahibi olunmuş, siyasi ve yargısal denetimi bürokratik organlara konuşlayarak her alanda vesayetçi bir tutum sergilenmiştir.

  “Devletin bekası” adına yapılan her türlü icraatların meşrulaştırılması ve böyle bir zihniyetin benimsenmesi Türkiye’de demokrasiye darbe vuran gelişmeleri doğurmuş ve özellikle de “derin devlet”in oluşmasına ve “mafya”nın fikri anlamda beslenmesine neden olunmuştur.

  Ayrıca şu hususu da belirtmekte yarar vardır.Çoğulcu ve liberal unsurlar taşıyan anayasal hükümlere rağmen, devlet seçkinlerinin ve siyasi elitlerin zihin kodlarında” devletçi” ve “genel idare” düşüncesinin derin izleri halen mevcuttur.Bu yüzden Rousseau’ya otoriterizmin liberal maskeli düşünürü de denir.

  Siyaset sembolleri okumaktır aslında. Osmanlı’nın son dönemlerine hitap eden ve Cumhuriyet’in kurucu elitini oluşturanların fikir yapılarına ve uygulamalarına baktığımızda Rousseau’nun sembolleştiğini görürüz. Tek partili yönetimin bürokratik yapısının konuşlanması tamamlanıncaya kadar sürdürülmesi, anayasanın bürokratik ve siyasi çerçevesini tamamlamasına kadar güçler birliğinin uygulanması, devrimlerde “genel irade” ve “beka” adı altında otorite tarafından yapılan yenilikler, Halk Partisinin seçkinci uygulamaları, devlet politikasında “Genel İrade” anlayışının benimsenmesi ve “halkçılık” ilkesini şekillendirmesi, vesayetçiliğin bürokratik ve siyasi  yapı tarafından özümsenmesi ve kurucu unsurlar tarafından yapılan Anayasanın otoriter siyasi damarı beslemesi, Rousseau’nun fikirlerinin siyasi hayatımıza ve devlet geleneğimize yansıyan perspektifleridir.

  Ne anayasal devlet, ne hukuk devleti ile ne de “insan”a verilmesi gereken değerlerle örtüşmeyen Rousseau’cu görüşler, maalesef Türk modernleşmesine olan etkileri ile hala günümüzde etkisini sürdürmektedir. Özgürlüklerin kısıtlanmasından, hukukun ıskalanmasına kadar birey hak ve özgürlüklerini zedeleyen, demokrasiye darbe vuran her türlü eylemin meşrulaştırılması, vesayetçi yaklaşımlarla rejimin ve “beka”nın koruyuculuk zihniyetinin benimsenmesi dünün olduğu kadarıyla bugünün de en büyük siyasi bulanımlarındandır.

  Kısaca; mevcut Anayaslarımızda özellikle 1921-1924 Anayaslarında Rousseau’nun ciddi anlamda etkilerini görürüz.1982 Anayasasında da benzeri düşünce yapısının var olduğunu görmekteyiz. 12 Haziran genel seçimlerinden sonra bütün bu tartışmaları bitirecek sivil bir anayasanın hazırlanacağı söyleniyor.Sivil anayasa derken zaten tartışmayı sonlandırmak yerine yeniden şiddetli bir şekilde başlatılmış oluyor. Sivil nedir? Halk memura göre sivildir, memurda askere göre sivildir, o halde bu kavram neyi anlatmak istiyor, bunu iyi irdelemek gerekir.

  Hal böyle iken Anayasa hazırlayıcıları “sivil anayasa” ifadesi yerine başka bir kelime bulmalıdırlar.Aksi halde tartışmalar birmez.Önceki Anayasalarımız hazırlanırken özellikle Rousseau gibi düşünürlerin etksi altında kalındığını vurguladık.Acaba hazırlanacak olan yeni anayasamız, anglo-saksonların düşünce yapısı veya ülkedeki liberal düşünürlerin etkisi altında mı hazırlanacak, arzumuz her iki düşünce akımı çerçevesinde hazırlanmamasıdır 60.hükümetin asli görevi, her şeyden önce toplumun her kesiminin görüşleri alınarak geçmişle hesaplaşan değil geleceğe yeni ufuklar açan ve herşeyden önce milli bir anayasa hazırlayıp, ülkemizin yapısal ve işlevsel sorunlarına gerçekçi ve kalıcı çözümler getiren bir anlayışla anayasayı titizilikle hazırlamalarıdır.

  Nihai olarak, 12 Haziran genel seçimleri sonrası hazırlanacak yeni anayasa ne Jean-Jacques Rousseau’nun ne Liberal Frankofonların ne de Anglo-Sakson düşüncenin etkisi ve gölgesinde hazırlanmamalıdır.Kendi öz kimliğiyle ve değerleriyle  barışık gelecek kuşaklara yol haritasi olabilecek milli bir anayasa hazırlanmalıdır.(www.kayad.org.tr)

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here

SON HABERLER

TİKA’dan Gürcistan’daki çiftçilere destek

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı(TİKA) tarafından Gürcistan'da Zugdidi Belediyesine bağlı 8 köyde Gürcistan'daki savaş mağduru 55 aileye tarım işlerinde kullanılmak üzere; mini traktörler,...

Diyanet İşleri Başkanlığından Gürcistan’da Ramazan ayı yardımı

T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından Ramazan ayı nedeniyle hazırlanan yardım paketleri, Gürcistan Müslümanlar İdaresi ve Tiflis Büyükelçiliği-Din Hizmetleri Müşavirliği tarafından...

Ticaret Bakanı Mehmet Muş: “Türkiye’nin ihracatını artırmak”

Cumhurbaşkanlığı'nın 21.04.2021 tarih ve 31461 sayılı(Mükerrer) Resmi Gazetede yayınlanan 2021/193 sayılı kararına göre; Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan'ın görevine son verilmiş ve bu suretle boşalan...

SON YORUMLAR

error: Content is protected !!