Pazar, Mayıs 9, 2021
tr
Ana Sayfa GENEL Ülkemizdeki siyaset-Bürokrasi ilişkisi

Ülkemizdeki siyaset-Bürokrasi ilişkisi

  John Stuart Mill’in  “her şeyin bürokrasi vasıtasıyla görüldüğü bir yerde, onun gerçekten muhalefet ettiği hiçbir şey asla yapılamaz “ifadesi ile Max Weber’in “tam gelişmiş bir bürokrasinin gücü, olağan koşullarda hep çok yüksek olmuştur. Siyasal efendilerin, uzmanların ve yönetim işleri içinde yer alan eğitilmiş memurların karşısında kendilerini bir”delitant” ya da amatör konumunda bulurlar.”cümleleri dünya devletlerinin bürokrasi ve siyaset ilişkilerinin ne yönde olduğuna dair bizlere ışık tutuyor. Özellikle ülkemiz  bürokrasisi ve siyasetinin de John Stuart Mill ve Max Weber’in bu eksende söylediği cümleler çerçevesinde şekillendiğini söylemek mümkündür.

  Ülkemiz kamu yönetiminde, bürokrasi ve siyaset ilişkileri en başta gelen sosyal olgulardan biridir.Yönetim bilimci Eryılmaz’ın ifadesiyle; bunlar arasındaki yapıcı ilişkiler bürokrasi-siyaset kurumunun  meşruiyetini güçlendirirken zıt ya da sorunlu ilişkiler temelde hükümetin, spesifik  olarakta rejimin meşruluğuna halel getirerek güçsüz ve zayıf düşürme  potansiyelini de bünyesinde taşımaktadır.

  Kendilerini sağ ve sol cenahta gören düşünürler,  bürokratik güçten  ciddi anlamda kaygı duyarlar. Sol cenahtaki bazı düşünürler, bürokratik kurum ve yapıları siyonist ve emperyalist güçlerin zayıf ulusları egemenlikleri altına almaları, gelir seviyesi düşük halkın esaret çemberinde tutulması gibi fay hatlarına  neden oldukları gerekçesiyle ciddi anlamda eleştirip  tenkit etmişlerdir. Sağ cenahtaki bazı düşünürler ise bürokratik yapılanmaları; enflasyon, alınan haksız  vergiler nedeniyle vatandaşın  gücünü zayıflattıkları ayrıca bürokratik  düzenlemeler yüzünden bireysel insiyatiflerin  zayıflatıldığı gibi etkenler  nedeniyle suçlamışlardır. Her iki düşünce şekli temelde bürokratik kurumları eleştirip, halkın ilerlemesi ve ülkenin gelişmesinde önemli bir engel olarak görmüşlerdir. Bu gibi tenkitler nedeniyle bürokrasinin nasıl firenleneceği konusu ciddi anlamda tartışılır olmuştur.

  Bu bağlamda bürokrasinin karşısına  siyaset kurumu çıkarılmış veya çıkmıştır. Bürokrasi, devletlerin ilk kurulduğu dönemden bu tarafa var olagelmiştir. Devletin oluşumuna sağlayan temel dürtü güvenlik olup bu görevler bürokratik yapıları işleten bürokratlar eliyle yerine getirilmiştir. Ülkemizdeki  bürokratik gelenekte bu çizgi üzerinde yürümüş olup, siyaset kurumu özellikle  çok partili hayata geçiş aşamasıyla kendini hissettirmeye başlayarak bürokrasiyi kısmen de olsa frenlemiştir.

  Bürokrasi ve siyaset kurumu  konjonktür gereği, bu meyanda zamanla bir birlerine rakip olagelmiştir. Dönemler itibariyle bir birine karşı gelerek yerine göre kuvvet, yerine göre de güç kullanmaktan bile çekinmemişlerdir. Bu bağlamda bürokrasi ve siyaset kurumu acaba niçin bir birlerine karşı güç ve kuvvet kullanıyor? Birlikte barış ortamında varlıklarını niçin sürdüremiyorlar? Bu soruların cevabını verebilmek için her iki kurumun varlığını devam ettiren temel argümanlara  değinmekte yarar vardır.

   Bürokratik yapılarda devamlılık olması nedeniyle bu kurumlarda ciddi anlamda bilgi birikimi vardır. Bürokratik bilgi uzmanlaşmayı da beraberinde getirerek bu hal zamanla yapısal bir güce dönüşebiliyor. Bürokratlar, bilginin uzmanlaşmaya dönüşmesiyle hızlı karar alabilme yetileri de gelişerek kendilerini ve yönettikleri bürokratik kurumları alternatifsiz bir konuma çekiyorlar. Bu bağlamda bürokratlar, daimi ve istikrarlı bir statünün avantajlarını yaşarlar. Bu yaşayış tarzı ve bürokratik alışkanlıklar, beraberinde bürokratik elit bir yapıyı da oluşturmuş oluyor.

  Başka bir ifadeyle bürokratik kurumlar, devletin oluşumu ve kuruluşundan bu tarafa ciddi anlamda kurum kültürü ve ideolojisiyle yoğrulup tartışılamaz bir yapıyı bünyelerine aktarıyor. Kendilerinden sonra gelecek bürokratlara bu ideoloji ve kurum kültürü aşılanıp önceki kurumlarla ve bürokratik elitle  irtibatları sağlanarak  profesyonelleşiyorlar.1980 sonrasında gelişen yeni kamu yönetimi anlayışı ile özellikle ekonomik yapılı bürokratik kurumların Bakanlıkların hiyerarşisi dışına çıkıp uzmanlık gücünü kullanarak özerk bir şekilde örgütlenebilmesi, bürokratik kurumlara yeni bir güç kazandırmıştır. Planlama, bütçeleme, projelendirme, örgütleme ve denetleme gibi teknik fonksiyonları bünyelerinde barındırmaları, bürokratik kurumlara meşruriyet temelli bir güç katmaktadır. Bu gibi temel argümanlar, bürokratik kurumları güçlendirip bürokratik oligarşinin oluşmasına ve devlet düzeneği içerisinde ciddi anlamda  güç sahibi olmasına neden olmuştur.

  Bürokrasinin freni olarak görülen ve kendine bu misyonu yükleyen veya yükletilen siyaset kurumunun  ise, temel  güç kaynaklarından bazılarını da şu şekilde dile getirmek mümkündür. Siyaset kurumu meşruiyetini anayasalardan aldığı için  kendine üst bir kurumsal kimlik atfeder. Bu eksende bürokrasinin üstü olarak kendilerini konumlandırırlar. Siyaset kurumu, bürokratların kullanımı için gerekli olan bütçeyi dağıtma yetkisine sahip olmaları ve kendilerini halk adına temsili kurum niteliğinde görmeleri nedeniyle bürokrasi karşısında ciddi anlamda bir güç kazanırlar.

  Siyasi liderler, bürokrasinin gücünü ve etkinliğini kırmak için halihazır bürokratik yapıların yanında, çeşitli alanlarda bürokratik hiyerarşinin dışında kendilerine doğrudan bağlı uzman personel kadrolarını kullanarak bilgi kaynaklarını geliştirirler. Bu bağlamda siyaset kurumu ülkemizde gücünü pekiştirmek için 1980 sonrası ortaya çıkan yeni kamu yönetimi anlayışının kendilerine  sunduğu olanaklardan yararlanmayı da bilmiştir.

  Ülkemizde, kamu yönetimi ekseninden bakıldığında bürokrasi-siyaset ilişkileri Tanzimat Devriyle başlayan yaklaşık 150 yıllık bir dönemi kapsamaktadır. Bürokrasi kurumunun siyasal yapı ve siyasal sistem karşısında tamamen ikincil plana itilemeyen, hatta belli konjonktürlere göre daha da güçlenen bir yapıya büründüğü  söylenebilir. Osmanlı bürokrasisinin yapısı ve işleyişi, 1839 yılında ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu ile yeniden şekillendirilmiştir. II.Mahmut döneminin son yılları ve Tanzimat Dönemi, Osmanlı kurumlarının yeniden yapılandırılması çalışmalarıyla geçmiştir.Bu reform tipi çalışmalar, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte, Osmanlı’nın yönetim gelenekleri ve siyasi kültürü de büyük ölçüde Cumhuriyet yönetimine intikal etmiştir.

  Tanzimat yönetimimin bürokrasi anlayışı, mali ve mülki yönetim açısından merkezileşmektir. Yerelden çok merkezi yönetime ağırlık verilmesinin asıl nedeni, tanzimatçı aydınların ülkenin kurtuluşunu güçlü ve merkeziyetçi bir yönetimde görmeleriydi. Tanzimatla birlikte bürokratlar ve bürokrat kökenli devlet adamları, siyaset sahnesinde egemen bir unsur  olarak bu dönemde ortaya çıkmaya başladı. Yani siyaseti şekillendiren yine bürokratlardı. Bürokrasinin ittihat ve terakkinin ortaya çıkması ve güçlenmesiyle birlikte siyasallaştığı, teknik uzmanlık yerine siyasi yakınlık geleneğini öne çıkartan bir görünüm sergilediği hep gündemde yerini korumuştur. Tanzimatçıların   mevcut kadrolarının çoğu askeri kökenli olduğu için ordunun siyasete alet edildiği ve siyasetin ön plana çıkarıldığı eleştirilerine maruz kalmışlardır.

  Bürokrasi, tek parti dönemi olan 1923-1946 yılları arasında gücünü doruk noktaya çıkarmıştır. Başka bir deyişle bu dönem bürokrasinin altın yılları olmuştur. Bu dönemdeki askeri ve sivil bürokrasi, Atatürk’ün temel politikalarından olan  toplumun modernleştirilmesi, ülkenin sanayileştirilmesi ve topyekün bir kalkınmayla ülkeyi muasır medeniyet seviyesine çıkarmak için  gayret sarf ediyordu. Cumhuriyet döneminde reformların gerçekleştirilmesinde büyük ölçüde reformcu kişilerden oluşan  sivil ve askeri bürokrasiden yararlanılmıştır.

  Tek parti döneminde, devlet-memur-halk ilişkisi “ceberrut bürokrasi”,”jandarma devleti” ve “ezilen halk “gibi kavramlarla değişik kesimlerce şiddetli bir şekilde eleştirilmiştir. Devletin aşkın niteliği ile tartışılmazlığı ve parti-bürokrasi derinliği  kendini her alanda gösteriyordu. Bürokrasi gücünü o kadar doruk noktasına çıkarmıştı ki siyaset bürokrasinin denetimi ve gözetiminde  cereyan ediyordu.Bu dönemde bürokrasi, 1950 yılına  kadar en güçlü  dönemini yaşamıştır.

  Çok partili hayata geçilmesiyle siyaset bürokrasiyi frenlenmiştir. 1950-1960 dönemi, bürokrasi açısından büyük bir gerilemenin itibar ve güç kaybının baş gösterdiği yıllar olmuştur. Daha önceki teknokrat bürokrasisi görevinden alınarak yerine partili ve eşrafa yakın kimseler bürokrat olarak atanıyordu.

  1960’dan sonra ise,  süreç tersine dönerek bürokrasi siyaseti frenlemeye başladı. Çünkü bürokrasi daha önceki dönemde ciddi anlamda güç kaybına uğramıştı. 1961 Anayasasıyla da bürokrasiye siyasi iktidar karşısında kayda değer bir özerklik kazandırıldı. Anayasa Mahkemesi gibi, siyasal iktidarın ve siyasi partilerin eylem ve işlemlerini  yargısal anlamda denetleyecek bir organın oluşturulması, bürokrasiye özerklik kazandırılmasının çarpıcı bir örneğidir. Bu dönemde askeri ve sivil  bürokrasi daha da güçlenmiştir. Ülke Yönetimi = Hükümet +Sivil Bürokrasi + MGK olmuştur.

  Yönetim bilimci Heper; siyasal elitlerin bürokrasiyi zayıflatmak için kullandıkları üç stratejiden bahseder. Bunlar; a-yetenekli insanların bürokrasiye katılmalarını caydırmak için memurların ekonomik durumunun zayıflatılması-b-üst düzey bürokratlardan gelen önerileri göz ardı etmek suretiyle onları refuze etmek c-siyasilerin kolayca kontrol edebileceği, KİT gibi alternatif bürokratik yapılar meydana getirmektir. Bu üçayaklı  strateji, siyasal iktidarlar tarafından özellikle 1983 yılından itibaren yeni kamu yönetimi anlayışı doğrultusunda  hızlı bir şekilde uygulamaya konuldu.

  Askeri yönetiminin himayesinde hazırlanan 1982 Anayasası, devletin üstün ve aşkın niteliğine vurgu yapmış  ve dolayısıyla devleti sivil toplum karşısında siyasal yönden güçlendirecek mekanizmalara ağırlık vermiştir. Bunun sunucu olarak, devletin siyasal ve ideolojik yönüne yapılan vurgu, kamu bürokrasinin  merkeze bağlılığını artırmış aynı zamanda sivil toplum üzerindeki rolünü de güçlendirmiştir. Kısaca ara rejim döneminde askeri-sivil bürokrasi ülke yönetimine tamamen egemen olmuştur.     

  1983 yılında Anavatan Partisinin iktidara gelmesiyle ve ekonomide liberal politikaların izlenmesi nedeniyle çeşitli alanlarda devlet tekili kaldırılmış ve özelleştirme süreci başlamıştır. Bu dönem, yeni kamu yönetimi doktrinin  ışığında (new public management) gelişmiş batı ülkeleri başta olmak üzere çeşitli ülkelerde özelleştime-deregülasyon ve devletin küçültülmesi politikalarının uygulamaya konulduğu önemli bir dönüşüm sürecini ifade eder

  1990’ların sonu ve 2000’li yılların  başında büyük ölçüde IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların etkisiyle bakanlıkların hiyerarşisi dışında üst kurullar bürokrasisi oluşmuştur. Dolayısıyla, önemli bazı kamu hizmetleri  “kurul” biçiminde örgütlenen bürokratik yapılara  transfer olmuştur.    

  Ülkemizdeki bürokrasi-siyasi iktidar ilişkisi yapısal  ve işlevsel anlamda her zaman uyumlu olmamıştır. Bazı dönemler, her ikisi de kronik sorun  haline gelmiştir. Siyasi iktidarlar kendilerini ülke yönetiminde tek söz sahibi olarak görmekte, yetkisinin sınırlama girişimlerini halkın iradesine müdahale saymaktadır. Bürokrasinin aktörü  olan bürokratlar ise, siyasi iktidarın uygulamalarını ülke çıkarlarıyla bağdaşmadığını düşündüğü konularda kendini görevli saymaktadır. Başka bir deyişle bürokrasi kendine aşkın nitelikli bir görev yüklemektedir. Aslında çatışmanın temeli, bu iki farklı anlayış nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

  Ülkemiz aslında bürokrasi ve siyasi iktidarın ortak yönetimiyle idare edilmektedir. Yani devlet; siyasi iktidar, askeri ve sivil bürokrasi tarafından idare edilmektedir. Bu nedenle, hiçbir dönemin siyasi iktidarları ve bürokratları kendilerini yaşadığı dönemin tek belirleyicisi sayamazlar. Hali hazırdaki bürokrasi ve siyaset kurumu, geçmişe saygılı olup ülkenin geleceğine de sorumluluk çerçevesinden bakmak zorundadır. Ne bürokrasi ne de siyasi iktidar, ülkeyi tek başına yönetemedikleri gibi tek başına her türlü soruna çözüm de getiremezler. Bu meyanda, bürokrasi ve siyasi iktidarların ana görevi, şartları doğru değerlendirerek ülkenin yapısal ve işlevsel sorunlarına etkin çözüm üretmek olmalıdır. Bu eksende, devletin ve demokrasinin çimentosunun  halk olduğunu bürokrasi ve siyaset kurumu unutmamalıdır. Etkin bir devlet yönetimi ve barışçıl bir toplum için  bürokrasi-siyasal iktidar-halk ahengi ve dengesi her alanda sağlanmalıdır. Bu ahengin oluşturulmasında ana görev siyaset kurumunundur.

  Nihai olarak; bürokrasi ve siyaset kurumu, biri diğerinin alternatifi olarak kendini görmek veya  birbirine karşıt ve zıt olmak yerine ülkeye hizmet etmenin koşullarını hazırlamak için ortak hareket edip her alanda eşgüdümlü bir şekilde çalışarak  devlete ve millete  hizmet etmenin erdemliğini ve kadirşinaslığını göstermelidir.(www.kayad.org.tr)

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here

SON HABERLER

TİKA’dan Gürcistan’daki çiftçilere destek

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı(TİKA) tarafından Gürcistan'da Zugdidi Belediyesine bağlı 8 köyde Gürcistan'daki savaş mağduru 55 aileye tarım işlerinde kullanılmak üzere; mini traktörler,...

Diyanet İşleri Başkanlığından Gürcistan’da Ramazan ayı yardımı

T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından Ramazan ayı nedeniyle hazırlanan yardım paketleri, Gürcistan Müslümanlar İdaresi ve Tiflis Büyükelçiliği-Din Hizmetleri Müşavirliği tarafından...

Ticaret Bakanı Mehmet Muş: “Türkiye’nin ihracatını artırmak”

Cumhurbaşkanlığı'nın 21.04.2021 tarih ve 31461 sayılı(Mükerrer) Resmi Gazetede yayınlanan 2021/193 sayılı kararına göre; Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan'ın görevine son verilmiş ve bu suretle boşalan...

SON YORUMLAR

error: Content is protected !!